Mercan kırmızısı, ustaların uzun yıllar süren denemeleri sonucunda ortaya çıkmıştır. Demir oksit esaslı pigmentler kullanılarak elde edilen bu renk, son derece hassas üretim süreci gerektirir.
İznik'in sönüşü, çini sanatının sona erdiği anlamına gelmez. Bu noktada sahneye Kütahya çıkar. Aslında Selçuklu döneminden beri seramik üretimiyle tanınan Kütahya şehri, İznik'in gerilemesiyle birlikte daha da önem kazanır. İznik'le bazı dönemlerde yan yana varlığını sürdüren Kütahya, 18. yüzyıldan itibaren Osmanlı dünyasında çini üretiminin başlıca merkezi olmuştur. Bu tarihten sonra şehirde faaliyet gösteren atölyeler, Osmanlı çini üretiminin büyük bölümünü üstlenir. Bu atölyelerde çalışan ustalar, İznik geleneğini önemli ölçüde sürdürmüş, zamanla kendilerine özgü bir üslup da geliştirmiştir.
16. yüzyılın sonlarından itibaren İznik çini atölyelerinde üretimin zayıflamasıyla Osmanlı çiniciliğinde önemli bir dönüşüm yaşanmıştır. 17. yüzyıldan itibaren Kütahya, Osmanlı çiniciliğinin başlıca üretim merkezi hâline gelmiş; mimarî süslemeler ve günlük kullanım eşyaları, burada üretilmeye devam etmiştir. Kütahya çinilerinde, İznik geleneğinin izleri sürerken zamanla daha serbest kompozisyonlar ve farklı renk arayışları ortaya çıkmıştır. Kütahya işi eserlerde yeşil, sarı ve firuze tonlarının daha belirgin hâle geldiği, çiçek buketleri ve rozet motiflerinin sıkça kullanıldığı görülür.
Türklerin çiniyle tanışması, Uygurlar dönemindedir. Yerleşik hayata geçen ilk Türk kavmi olan Uygurlar, 8. ve 9. yüzyıllarda mimariye kalıcı eserler kazandırmış, sırlı tuğla ve karoları (levha), yapı yüzeylerinde kullanmıştır. Turfan, Karahoça ve İdikut çevresinde ortaya çıkarılan kalıntılarda görülen mavi-yeşil sırlı karolar, Türk mimarisinde çininin ilk izleri kabul edilir. Bu karoların renk dünyası, ilerleyen dönemlerde turkuazın "Türk rengi" diye anılmasına uzanan uzun hikâyenin ilk halkasını teşkil eder.