Huzursuzluk, beni hem insanlık hem de inanç düzleminde rahatsız eden bir roman oldu. İyi ki okudum ama bazı yerlerde içime sinmeyen noktalar da vardı.
Hikâye, gazeteci İbrahim’in çocukluk arkadaşı Hüseyin’in ölüm haberini almasıyla başlıyor. Mardin’e dönünce Hüseyin’in Ezidi bir kadın olan Meleknaz’a duyduğu büyük sevdayı, IŞİD’in Ezidilere yaptığı zulmü ve savaşın en ağır yüzünü öğreniyoruz. Meleknaz, Zilan ve küçük Nergis’in yaşadıkları… bazı cümlelerde gerçekten nefesim kesildi. Özellikle "Harese" hikayesi ve “Ben bir insandım, abla…” sözü zihnime çakıldı kaldı.
Livaneli’nin dili yine sade ve akıcı. Hikâye çok çabuk içine çekiyor. Ancak İslam diniyle ilgili bazı ifadeler beni huzursuz etti. Batıl inanışların İslam’ın bir parçasıymış gibi sunulmasını doğru bulmadım. İşid İslamı temsil eden bir yapı değildi. Kukla örgütler üzerinden din algısı yapmak ya bilinçli bir seçimdir ya kendini bir kesime şirin göstermektir ya da mazur görün ama cahilliktir. Bir yandan seven bir yandan döven bir yaklaşıma ek olarak ne şiş yansın ne kebap yaklaşımı var gibi de geldi. Bir de İbrahim’in Meleknaz’a olan ilgisi, bunca travmanın ortasında bana çok yerinde gelmedi.
Buna rağmen kitap, adının hakkını veriyor: Huzursuz ediyor, düşündürüyor, vicdanı dürtüyor. Bitirdiğimde kendime şu soruyu sordum:
“Bu acıların neresindeyim? Seyirci mi, tanık mı?”
Kısa, sarsıcı ve mutlaka üzerine düşündüren bir roman.