Bazen, az önce şuralardaymış da kaşla göz arasında kaybolmuş bir eşyamı arar gibi, seni ararken buluyorum kendimi. Bulduğum gibi de kaybediyorum. İnsanın kendini elinde tutması hiç kolay değil. Akıl, yabani bir at gibi oradan oraya koşturup duruyor. İşte ben şimdilerde, aklımı bir ahıra kapatmak yerine, onu korumaya almak için etrafına yüksek bir çit yaptırıyorum. Kapısına da köpeklerimi bağladım mı kimsenin yanıma yaklaşabileceğine ihtimal vermiyorum. Ben aklıma güveniyorum da çevresine pek güvenmiyorum Osman.
Bu kayboluş meselesi üzerine çok düşünüyorum. Sen mi kayboldun, yoksa ben mi, bir türlü karar veremiyorum. Geçenlerde, yolda yürürlerken yeğenim birden babasının elini bırakmış ve gözden kaybolmuş. Neyse ki, hızla bulunmuş ama korkusu yetti hepimize. Eve gelince ne kadar telaşlandığımızı anlatıp niye öyle yaptığını sordum. “Ben kaybolmadım ki, babam kayboldu” dedi bücür. Yani neresinden baksan haklı çocuk. İki kişiden biri kaybolduysa, hangisinin kaybolduğunu asla bilemeyiz Osman.
Hani söyleyecek çok şeyi vardır da nasıl söyleyeceğini bilemiyordur insan. Cümlelerini yarım bırakır hep. “Ben geldim de...” falan der.
Her hafta sonu giderim Fehmiciğimin kabrine. “Ben geldim de...” der, susar kalırım.
Ne söyleyeyim?
Hangi müzik setinin taksiti ya da hangi arabanın –uzun vadeli, düşük faizli– ödenmiş borçları, saçlarına düşmüş bir yaprağı almak üzere uzanan ellerimizin keyfiyle boy ölçüşebilir?