Canım Petey… Seni tanımak, yalnızca bir karakterin hikâyesine tanıklık etmek değildi; insanın ‘anlaşılma’ ihtiyacının ne kadar temel ve hayati olduğunu en derinden hissetmekti.
Petey, tam da bunu yapan, sessiz ama sarsıcı bir roman. 1920’lerde serebral palsi ile doğan ve yanlış anlaşılmalar sonucu bir kuruma kapatılan bir çocuğun dünyasını, yalın ama derin bir anlatımla gözler önüne seriyor. Buradaki asıl kırılma noktası, fiziksel engelden çok, insanların anlamadıkları şeyi hızla sınıflandırıp dışlaması.
Petey’nin zihinsel açıklığı ile kendini ifade edememesi arasındaki mesafe, kitabın en çarpıcı tarafı. Sessiz görünen bir hayatın içinde bile yoğun bir bilinç ve duygu akışı var. Belki de mesele, konuşamamak değil; dinlemeyi hiç öğrenmemiş olmamız.
Romanın ikinci yarısında karşımıza çıkan Trevor, büyük bir kahramanlık sergilemiyor. Onu farklı kılan şey çok basit: dikkatini veriyor, acele etmeden, önyargısızca bakıyor. Bu küçük fark, Petey’nin yıllardır değişmeyen dünyasını sessizce dönüştürüyor.
Kitap boyunca etkileyici olan şey büyük kırılmalar değil; küçük anların bıraktığı iz. Bir temas, bir bakış, anlaşılmış olmanın verdiği yoğun his… Bunlar Petey için sıradan değil, hayatın ta kendisi.
Okudukça kitabın hemen bitmesini istemedim; her sayfada Petey’le biraz daha vedalaştığımı bilmek içimde buruk bir his bıraktı.
Petey, bittiğinde insanın içinde sessiz ama derin bir ağırlık bırakıyor. Gürültülü duygularla değil, içten içe yerleşen bir farkındalıkla… ve insan, fark etmeden daha dikkatli bakmaya, daha yavaş yargılamaya başlıyor.
Okumayı bitirdiğinizde ise geriye yalnızca bir hikâye değil, kalbinizde uzun süre taşıyacağınız bir dostluk ve umut hissi kalıyor.
Herkese keyifli okumalar. Ben Petey’yi büyük bir keyifle okudum ve eminim siz de çok seveceksiniz. Petey