Shakespeare'den Judıth'e
Judıth'den Shakespeare' e...
~~ Kitabı okurken beni en çok sarsan ve içimi acıtan kısım, daha ilk sayfalarda karşılaştığım Antakya Prensesi’nin hikayesi oldu. Genç bir kadının, en güvende olması gereken yerde, mutlak güç sahibi babasının sapkın arzularına mahkum edilmesi ve sesini bile çıkaramayacak kadar çaresiz bırakılması kalbimi gerçekten çok acıtıyordu...
Eserdeki "Ben bir engerek değilim, yine de beni doğuran annemin etiyle besleniyorum" bilmecesi, kızın kendi iradesi dışında içine itildiği o karanlık, çarpık kuyuyu ve dilsiz trajedisini bir tokat gibi çarpmıştı kalbime.
Üzülmüştüm...
Bilmeceyi çözdü Pericles fakat neden kalmadı ki..Kendince haklıydı ama bilmiyorum, üzülmüştüm.
Tabii Pericles bu karanlıktan kaçarken dalgaların arasında bulduğu Thaisa ile o kirli geçmişe tezat olarak ruhunu adeta temizlemeye çekiliyordu... Thaisa’nın statüye değil kalbe değer veren o asil duruşu... Ne yalan söyleyeyim, beni yakalamıştı.
Aklım diğer kızda kalsa da bu kızın da uğradığı felaketler karşısında iffetini ve erdemini korumak için kendini bir tapınağa adayacak kadar güçlü bir iradeye sahip olması, bana derin bir nefes aldırdı...
William ShakespearePericles
Öncelikle Osmanlı tarihine müthiş ilgi duyan ve Zülfü Livaneli okumayı çok tercih etmeyen biri olarak kitabı oldukça beğendiğimi söyleyebilirim. Kitabı bitirdiğimde zihnimde yankılanan ilk şey, iktidarın insan ruhunu nasıl bir "engerek" zehriyle çürüttüğü oldu. Özellikle 17. yüzyıl Osmanlısını yakinen takip eden biri olarak Livaneli'nin Sultan İbrahim devrini nasıl ilmek ilmek işlediğine de kayıtsız kalamazdım. Eser, yüzeyde bir taht kavgası gibi görünse de burada asıl "efendi ve köle" arasındaki o ince ve hastalıklı bağı, iktidar sahibi bir insanın gücü kaybettiği an nasıl bir hiçliğe dönüştüğünü anlatıyor. İktidarın Livaneli'nin elinde nasıl bir alegoriye dönüştüğünü söylemesem olmaz. Benim nezdimde bu eser, sarayın şatafatından ziyade karanlık ve rutubetli hücrelerini anlatan, "iktidar mı insanı yönetir, yoksa insan mı iktidarı?" sorusunu sordurtan ama bir o kadar da beni huzursuz eden, güç felsefesinin had safhada olduğu bir eserdir.
Engereğin GözüZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 201924,8bin okunma
TAM ADIYLA: ENGEREĞİN GÖZÜNDEKİ IŞILTI
Yazar Zülfü Livaneli’nin 1996 yılında kaleme almış olduğu “ilk romanım” diye nitelendirdiği romanı. İçerisindeki konu, tarihi bir arka planda geçtiği için okuyucular bunu tarihi bir roman olarak nitelendirmiş. Fakat yazar bu konuda çekimser davranmakta. Sanıyorum ki Tarihi romancı olmak kolay bir iş olmadığından ve bu işin hakkından geldiğinden ötürü yazarımız mütevazi davranıyor.
İlk eserler genelde çaylaklık eseri olur ancak Livaneli, bu eserinde geniş bir çevreye yayılıp özellikle de Yunanlarda büyük bir şöhret yakalayıp en çok okunan Türk yazar kimliğini oluşturmuştur. Bu başarısının ardından nice başarılı eserler kaleme almıştır. Nitekim 2022 yılında yayımlanan Kaplanın Sırtında adlı eser de yine bu eseri gibi tarihi bir arka plan oluşturmuştur. Ve onda da aynı başarıyı yakaladığını düşünüyorum. Kaplanın Sırtında
Engereğin gözü adlı romana gelince yazarımız kusura bakmasın ama ben bunu tarihi bir roman olarak nitelendiriyorum -herhangi bir tarih ve kişi ismi vermemesine rağmen- ve isim seçimindeki engerek;
•entrika
• ihanet
• güç savaşları
ile dolu, adeta “zehirli” bir yer olarak anlatılır.
Engerek yılanı da bu zehrin ve tehlikenin simgesidir
Ve yine
Göz” vurgusu çok önemli:
Sarayda herkes birbirini gözetler, kimse kimseye güvenmez
Yani “engereğin gözü” = seni izleyen, fırsat kollayan tehlike.
Ve bir çocuğun gözünden;
Romanın merkezinde bir çocuk (IV. Mehmed’in çocukluğu) ve onun sarayda büyümesi vardır.
Bu çocuk:
• saf ve korunmasız başlar
• ama zamanla bu “zehirli” ortamda değişir
Engereğin gözü, bu çocuğun içine düştüğü karanlık dünyanın simgesi gibi de okunabilir.
Anlatıcı kişiye değinecek olursak; anlatıcı yazar değil, padişah değil, lala değil, paşa değil, valide sultan değil, şehzade değil…
Habeşli bir
Kitabın isminin bu şekilde seçilmesinin ana nedenleri şunlardır:
İktidarın Tehlikesi ve Cazibesi: Engerek yılanı, tehlikeyi ve zehri simgeler. Livaneli, iktidar arzusunu, kişinin sonunu getirebilecek, cezbedici ancak ölümcül bir yılanın gözüne benzetmektedir.
Engereğin GözüZülfü Livaneli · Doğan Kitap · 201924,8bin okunma
Tarihsel kurgular, geçmişi insan doğasının değişmeyen yanlarını sorgulamak için temel olarak kullanır. Zülfü Livaneli’nin Engereğin Gözü adlı romanı Osmanlı sarayında geçen böyle bir hikâyeyi anlatıyor. Roman, bir padişahın kendi sarayında esir alındığı gergin günü merkezine alır; fakat biz bu olayı saraydaki en güçlü kişinin gözünden değil, bir kölenin bakış açısından okuruz. Bu seçim okura, hiyerarşinin tepesinde bile korku ve belirsizlik bulunduğunu gösterirken, iktidar ve güç ilişkilerinin insan ruhunu nasıl şekillendirdiğini de gözler önüne serer.
Roman, Osmanlı sarayında geçer. Bu sarayda herkes birbirini gözetler, herkes birbirinden korkar ve herkes bulunduğu konumu korumaya çalışır. Hikâyede karakterler tek tek bireylerden çok, insan doğasının farklı yönlerini temsil eden figürler gibidir. Saraydaki düzen korkuyla ayakta durur. Ast-üst ilişkisi herkesin davranışlarını belirler ve bu hiyerarşinin içinde kimse gerçekten özgür değildir. En alttaki köle de en üstteki padişah da aynı düzenin içinde sıkışmıştır. Güç sahibi olmak özgür olmak anlamına gelmez; çünkü gücün kendisi de korkuyu beraberinde getirir.
Bu noktada roman bizi sarsıcı bir düşünceyle yüzleştirir. Thomas Hobbes’un meşhur sözü: “İnsan insanın kurdudur.” Bu fikir, saraydaki ilişkilerde açıkça görülür. İnsanların sadakati gerçekten içten midir, yoksa yalnızca korkunun yarattığı bir itaat biçimi midir? Roman bitiminde bizi bu soruyla yalnız bırakır.
Romanın en çarpıcı simgelerinden biri ise adında saklıdır: Engereğin gözü. Engerek yılanı doğası gereği tetikte ve saldırgandır. Bu nedenle “engereğin gözü” metaforu sürekli dikkat halinde olmayı, her an saldırıya uğrayabilecekmiş gibi yaşamayı temsil eder. Saray düzeni de tam olarak böyle bir psikoloji yaratır. İnsanlar hayatta kalabilmek için sürekli
İnsanı asıl yıkan şey içinde ki nefis ve hırstır. Yani hangi çağda yaşadığının bir önemi yok. İçindeki hırsı güce olan açlığını terbiye edemezsen, en sonunda o engerek seni de zehirleyecektir.