Engin Ertuğrul

Engin Ertuğrul
@enginnuwanda
Kendini unutmaya çalışan Dinleyip reaksiyon veren Gözlemci
İnşaat Mühendisi
İstanbul Teknik Üniversitesi
İstanbul
Ankara
16 okur puanı
Kasım 2022 tarihinde katıldı
…Ertesi gün saat on birde İngiltere’nin eski başkentine doğru yola çıkmıştık. Holmes yol boyunca sabah gazetelerini okudu, fakat Hampshire sınırını geçtikten sonra gazeteleri bir kenara atıp manzaranın keyfini çıkarmaya başladı. Tam bir bahar günüydü. Açık mavi bir gökyüzü ve batıdan doğuya sürüklenen beyaz bulutlar. Güneş tepemizde parlıyor, bir yandan esen hafif bir rüzgar insana enerji veriyordu. Aldershot’un çevresindeki tepelerin ötesinde, yeşilliklerin arasında çiftliklerin kırmızı ve gri çatıları görülebiliyordu. “Ne kadar güzel ve iç açıcı değil mi? diye bağırdım, Baker Sokağı’nın sislerinden kurtulmuş olmanın heyecanıyla. Ama Holmes ciddiyetle başını salladı. “Biliyor musun Watson” dedi, “benim gibi, baktığı her şeyde kendi özel ilgi alanıyla ilgili referanslar aramak bir zihnin lanetlerindendir aslında. Sen bu tek tük evlere bakıp güzelliklerinden etkileniyordun. Ben onlara baktığımda ise, aklıma gelen tek düşünce birbirlerinden çok uzak oluşları ve burada işlenecek bir suçun mahiyeti.” “Tanrı aşkına!” diye bağırdım. “Nasıl olur da bu eski, şirin evleri suçla bağdaştırabilirsin?” “Oysa bana her zaman endişe verirler. Tecrübelerime dayanarak şunu söyleyebilirim ki Watson, Londra’nın en alçak vadilerinde bile bu sevimli ve güzel kır evlerindeki kadar çok günah işlenmiyordur.” “Beni korkutuyorsun!” “Ama sebebi çok açık. Şehirde, kanunun yapamadığını toplum baskısı yapar. Şehirdeki bir sokakta, ne kadar rezil bir muhit olursa olsun, eziyet edilen bir çocuğun sesi veya bir sarhoşun narası komşularda sempati veya öfke yaratacak ve hemen yakınlardaki kanunun çarkı bir şikayetle harekete geçecektir. Ama bu yalnız evlere bak. Kanunlardan habersiz zavallı insanlarla dolu. Böyle yerlerde rastlanabilecek
Sayfa 80 - Martı Yayınları
Sherlock Holmes
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
Var Olmanın Sıkıcı Tekdüzesi
Sherlock Holmes şömine rafından şisesini aldı. Uzun, beyaz, heyecanlı parmaklarıyla ince iğneyi yerine taktı ve sol kolunu sıyırdı. Kısa bir süre, nokta nokta lekelerle dolu, kaslı koluna baktı düşünceyle. Sonra sivri ucu yerine yerleştirdi, küçük pistonu itti ve uzun bir tatmin iniltisi çıkararak kadife kaplı koltuğa serildi. Aylar boyunca, günde üç kez bu sahneye şahit oluyordum ama hiç alışmamıştım. Her gün kızgınlığım daha da artıyor ve her gece herhangi bir itiraz gösteremememin acısını çekiyordum. Ruhumu bu işe adayacağıma dair tekrar tekrar yemin ediyordum kendime ama dostumun o kayıtsız, soğuk havası, özgürlüğünü kısıtlayacak eylemlerde bulunulacak son kişi yapıyordu kendisini. Büyük güçleri, efendilik havası ve birçok özelliği hakkında edindiğim tecrübeler, bu konuda çekingen kılıyor ve onu engellemeye çalışmaktan alıkoyuyordu. Fakat bugün öğleden sonra ya yemekte Beaune yediğimden ya da dostumun tavırlarıyla çok fazla kafa yormuş olmaktan dolayı kendimi daha fazla tutamayacağımı hissettim. “Bugün ne alıyorsun?” diye sordum, “morfin mi, kokain mi?” Uyuşuk gözlerini okuduğu mektuplardan kaldırdı. “Kokain,” dedi “yüzde yedilik çözelti. Denemek ister misin?” “Hayır tabii ki.” Diye cevapladım tersleyerek. “bünyem Afganistan’da yaşadıklarımın etkisinden kurtulmadı daha. Biraz daha zorlayamam.” Sertliğim onu güldürdü. “Belki de haklısın Watson,” dedi. “bunun fiziksel etkisi gerçekten kötü ama zihni berraklaştırıyor ve öyle yoğun bir şekilde uyarıyor ki, yan etkilerinin o kadar da önemli olmadığını düşünüyorum.” “Ama düşünsene!” dedim ciddi bir şekilde. “Sana nelere mal olduğunu düşünsene! Dediğine göre beynin canlanabilir, heyecanlanabilirsin ama neticede bu iğrenç, patolojik bir şey. Doku değişimine sebep
Sayfa 5 - Martı Yayınları
Sherlock Holmes
Sürü Adamı
Bir adam vardır ki, hiçbir düşüncesinde, hiçbir hareketinde "kendi kendisi" olamaz. Ne düşünse, ne yapsa, ne söylese kendini değil, mensup olduğu sosyeteyi, ırkı, muhiti ve dışardan aldığı telkinleri dile getirir. Kendiliğinden hiçbir şey bulmamıştır. Başka birinin sisteminden aldığı fikirleri ve akideleri o sistemin sahibinden daha softaca müdafaa eder. İradesi de böyle dışardan gelme, yanaşma, iğreti bir hareket mihrakıdır. Bilmez ki, asıl kendi kendisi, kendi içi, sonsuz imkanların, keşfedilmediği için körleşen ve tıkanan istidatların tükenmez hazinesidir. Örneği kendinde değil, hep dışarda aradığı için muayyen bir fikre, bir akideye, başkasının kurduğu sisteme bağlanır, kalır. Artık, ölünceye kadar hiçbir realitenin mili, onun yabancı bir telkinle perdelenmiş gözünü açamayacaktır; hayatın her şeyi her gün değiştiği halde o, sakallı feylezofundan yahut iktisatçı şeyhinden bellediği hiç değişmeyen birkaç ayet içinde kalmaya mahkum, ilerlediğini sanarak yerinde sayacaktır. İçinde hep sürü insiyakları teptiği için, şahsiyetten mahrum, insandır bu. Bir ferttir, fakat şahıs değildir, çünkü onu teşhis için kendisine bakmaya hiç lüzum kalmaksızın, çömezi olduğu ideolojinin, içinde uyuştuğu telkin aleminin firmasını bilmek, onu ipnotize eden sakalllının adını öğrenmek yetişir. Bu sürü adamlarının yüz bin tanesi bir tek şahsa muadil değildir. Nüfusunu gerçekten artırmak isteyen memleket, bunların sayısını azaltmakla işe başlamalı ve fertlerden değil, şahıslardan mürekkep bir sosyete kurmanın yoluna bakmalıdır.
Sayfa 64 - Ötüken
ASTROV
ASTROV: Bugün hiçbir şey yemedim, içtim sadece.. Babanız güç bir adam. (Bir şişe alır büfeden) Mümkün mü? (Kadehini doldurup içer) Bakın, kimse yok şu anda, dosdoğru söyleyeyim: Sizin bu evde bir ay bile yaşayamazdım gibi geliyor, bu atmosfer boğardı beni. Damla illetine ve kitaplarına gömülmüş babanız, içi sıkıntılı Vanya dayınız, büyük anneniz, ve bir de üvey anneniz... SONYA: Ne olmuş üvey anneme? ASTROV: Bir insanın her şeyi güzel olmalıdır: Yüzü, giyimi, iç dünyası, düşünceleri... Çok güzel bir kadın, kuşku yok bunda. Fakat... yemekten, uyumaktan, çevrede dolanmaktan ve güzelliğiyle hepimizi büyülemekten başka yaptığı bir şey yok... Hiçbir yükümlülüğü yok. Başkaları çalışıyor onun için... Öyle değil mi? Ama bence aylak bir yaşam temiz olamaz. (Bir sessizlik) Bununla birlikte, belki de fazla katı davranıyorum. Hoşnut değilim bu yaşamdan, tıpkı Vanya dayınız gibi. Bu yüzden ikimiz de homurdanıp duruyoruz. SONYA: Yaşamdan hoşnut değilsiniz demek? ASTROV: Aslında, seviyorum yaşamayı. Ama bizim bu taşralı, Rus, yerli yaşamımıza dayanamıyorum, tüm benliğimle nefret ediyorum ondan. Kendi kişisel yaşamıma gelince, Tanrı hakkı için, hiçbir iyi şey yok benim yaşamımda. Bilir misiniz, karanlık gecede ormanda yürürken, uzakta bir ışıkçığın parladığını gördüğünüzde, artık ne yorgunluğu, ne karanlıkları, ne de yüzünüze çarpan dalları hissedersiniz... Bu bölgede benim kadar çalışan kimse yok, biliyorsunuz. Yazgım beni yerden yere vurmaktan vazgeçmiyor hiç. Dayanılmaz acılar çekiyorum kimi zaman ve uzakta bir ışıkçığım yok... Kendim için bir şey beklediğim yok artık, insanları da sevmiyorum... Çoktandır sevmiyorum hiç kimseyi... SONYA: Hiç kimseyi mi? ASTROV: Hiç kimseyi. Eski anılarımızın hatırına, dadınıza biraz yakınlık duyuyorum sadece. Köylüler çok tekdüze,
İmge Kitabevi
Tiyatro
Tutuklu
On üç yaşındaydım. Ortaokula gidiyordum. Babam öleli iki yıl olmuştu. Yoksul düşmüştük. Annem terzilik yapıyordu, zar-zor geçiniyorduk. Büyük bir evin iki odasında oturuyorduk. Kitaplarımın çoğu noksandı, okul çantam bile yoktu. Bayram geldi. Annem ne yaptı etti, bana bir ayakkabı aldı, bir pantolonla bir gömlek dikti. Sabah erkenden kalkıp giyindim. Bir gün önceden sözleşmiştik, iki arkadaşım beni evden alacaklar, birlikte bayram yerine gidecektik. Atlı karıncaya, kiralık bisikletlere binecektik, tatlıcıda tatlı yiyecektik. Belki sinemaya da gidecektik. Annemden para istedim. "Paramız yok oğlum," dedi. Çılgına dönmüştüm, arkadaşlarım nerdeyse geleceklerdi. Onlara ne diyebilirdim? Parasız olduğumuzu, bu yüzden bayram yerine gidemiyeceğimi söyliyemezdim ya... Hırçınlaştım, üstümdekileri çıkarıp duvarlara atmaya başladım. Beni üzgün üzgün seyreden annem, o zaman dolaptan çantasını çıkardı, para aradı. Bula bula bir lira buldu. Kadıncağızın bir lirası kalmıştı yalnız, bütün parası oydu. O bir lirayı bana uzattı: "Hadi giyin," dedi, "Bir lira yetmez mi?.." Bir lira o zaman büyük paraydı. Oraya buraya attığım elbiselerimi, ayakkabılarımı topladım. Yeniden giyindim, paramı cebime koyup arkadaşlarımı beklemiye başladım. Geldiler. Biraz oturdular. Annem onlara şeker ikram etti, ikisini de okşadı, öptü. Sonra: "Hadi artık gidin!" dedi. "Güzel güzel eğlenin!" Sokağa çıktık. Çok neşeliydim, kabıma sığamıyordum. Fakat köşeyi dönerken evimize baktım, annem pencereden uzanmış, gülümsiyerek bana el sallıyordu. O zaman içimden bir ağlamadır geldi, gözlerim dolu dolu oldu. Tıkanıyordum. Ağladığımı belli etmemiye çalışarak arkadaşlarıma: "Ben gelmiyeceğim," dedim. Neden olduğunu anlamadılar. Biri: "Paran yok da ondan gelmiyorsun," dedi, alay ederek. Elimi cebime attım ve bir lirayı
Sayfa 53 - Adam Yayınları
Tiyatro