Dünyanın her yerinde ve Türkiye'de, şahsi teşebbüsleriyle zengin olanların, yüksek bir sosyal mertebeye çıkanların, şöhret kazananların ekserisi çocukluklarını ve gençliklerini mahrumiyet içinde geçirenlerdir. Misaller o kadar çoktur ki, ne hepsini hatırlamak, ne de buraya sığdırmak mümkündür. Amerika'da Rockfeller gibi sayısız milyonerler kundura boyacılığından, mağaza süpürücülüğünden, gazete müvezziliğinden yetiştiler. Türkiye'de çıplak ayaklarla sigara kağıdı sattıktan sonra zengin olan Seferoğlu, kırk beş yaşına kadar palto nedir bilmeyen fakir bir garson olduğu halde nihayet bar ve bahçe işleterek büyük bir servet kazanan Lehman gibi misaller pek çoktur. İktisadi bir mecmuamızın bunlardan hayatta olanlarla yaptığı bir ankette, çoğunun aynı sefalet ve ıstırap tünelinden geçerek büyük bir muvaffakiyetin aydınlığına kavuştuğunu okuyoruz.
Fikir adamları ve san'atkarlar arasında bu örnekler daha çoktur. Her devirde, her memleket, bir Maxim Gorki, bir Knut Hamsun yetiştiriyor.
Bu misallerden şöyle bir kanun çıkarabiliriz: EN BÜYÜK YARATICI İHTİYAÇTIR. Çünkü tatmin edildiği takdirde zevk ve tatmin edilmediği takdirde ıstırap veren tabii bir adaletin emrindedir. Tabiatte de, cemiyette de ferdin hayatında da, hiç şaşmayan bu kanun hüküm sürüyor. Nerede ihtiyaç varsa orada hayat ve nerede hayat varsa orada ihtiyaç görüyoruz. Vücudun gıdaya ihtiyacı olmadığı an ölüme girdiği andır; herhangi bir ihtiyaca karşılık olmayan mal satılamaz; size bu mecmuayı okutan en büyük temayül okuma ihtiyacıdır...
...Bugün bahsetmiş olduğum her şeyin kendine göre bir düzeni, sırası, yani bir yöntem anlayışı vardı. Ama oyunculuğun muhasebecilik gibi bir iş olduğu duygusuna kapılmanızı asla istemem. ''Yöntem'' kavramı işte bu yüzden tiksinti verici bir hal almıştır; oyunculuğun tamamen belli bir mantık dizisine dayalı, organize bir eylem olduğunu ima eder. İlk adımı yerine getirirsiniz, sonra ikinci adımı, sonra adım üç, ve işlem tamam! O andan itibaren bir muhasebeci değil oyuncusunuzdur. Eğer her şey bu kadar basit olsaydı, ortalıkta şu ankinden çok daha fazla oyuncu olurdu.
Sözcükler sizi kurtarmaz. Çok matrak ya da çok derin olduklarını düşünebilirsiniz, fark etmez. Şeffaf görüneceklerdir. Koşullarından içinden çıkıp gelmiyorlarsa boş görüneceklerdir. Eğer oyun, yalnızca sözcükler üzerine kurulu olsaydı, izleyiciler evlerinde oturup metni okusalar da olurdu. Tiyatroya gelmelerinin nedeni, oyuncunun sözcüklere kazandırdığı yaşamı tecrübe etmektir.
...Çok sevdiğiniz büyükanneniz öldüğünde mahvoldunuz. Çocukluğunuzdan beri baktığınız köpeğiniz bir arabanın altında kaldığında teselli edilemeyecek durumdaydınız. Bütün bunlar size Hamlet'in babasının ölümü hakkındaki duyguları için ipucu verebilir, ama yalnızca ipucu. Duygusal belleğinizden alıp yeniden inşa ettiğiniz hiçbir şey, hayal gücünüzü çalıştırarak ürettiklerinizn yerini tutamaz.