“Bu kitap ne bir şikâyettir, ne de bir itiraf. Harbin yumruğunu yemiş, mermilerden kurtulmuş olsa bile, tahriplerinden kurtulamamış bir nesli anlatmak isteyen bir deneme, sadece.”
Yazarın dediği gibi, bu kitap gerçekleri olduğu gibi yansıtıyor. Daha fazla gözyaşı dökün diye cümleleri süslemiyor, karakterlere kahramanca bir ölüm bahşetmiyor. Yarı otobiyografik olan bu romanda gerçekten savaşı okuyoruz.
Kitabın ilk başlarında bir karakter bacağını kaybediyor, arkadaşlarıysa o öldükten sonra onun çizmelerini devralmak hakkında konuşuyorlar. Ona üzülmediklerinden değil, hâlâ kahroluyorlar ama alışmışlar artık. Sınıf arkadaşlarından kaç tanesi ölmüş, yaralanmış. Doktor bile, kendisinden yardım istendiğinde ve hastanın bacağının kesik olduğu söylendiğinde hırsından soluyarak, “Bilir miyim hangisi? Bugün beş bacak kestim.” diyor.
Her detay o kadar soğuk, o kadar canice, o kadar gerçek ki… Hiçbir cümle edebiyat için yazılmamış da günlükten alınmış sanki.
Bir asker olan Paul, korkusuz değil. Ağlıyor, basit ve maddi zevklerle kendilerini tatmin etmeye çalışıyor, bazen korkudan altlarına yapıyor. Gitgide utanmaları da, korkuları da, diğer tüm duyguları gibi silikleşiyor.
Mezarlıkta bomba patlıyor, Paul düşmanlardan gizlenmek ve bombadan korunmak için içinde hâlâ ceset parçaları, kemikler olan mezarlara giriyor. Korkuyla, kaçma dürtüsüyle hareket eden insanın her şeyi yapabileceği söyleniyor kitapta. “Buraya kadar nasıl gelebildik; ikimiz de hayretler içerisindeyiz. Bu sadece korkunun eseri: Mermiler ayaklarımızı kökünden uçursaydı biz, o kemik kalıntıları üzerinde yine de koşardık.”
Paul çoğu zaman yorgun olsa da onca travmaya tepki olarak saldırganlaşıyor, süngüyü düşmana saplamak için yanıp tutuşuyor. Bazense öldürdüğü düşmana karşı acıma duyuyor.
Garp Cephesinde Yeni