Özge

Özge
@epholek
There's does thinking, more or less, less is more But if less is more, how you keeping score
Bunu anlayabilir misin, henüz kendisine yapılanı anlamaktan aciz küçücük bir varlık bu sırada, bu kötü, karanlık ve soğuk yerde şuncacık yumruğuyla göğsüne vurarak kendini dövüyor ve kanlı, kötülük bilmez, yumuşacık gözyaşlarıyla kendisini kurtarması için 'Tanrıcığına' yalvarıyormuş. Bu saçmalığı anlayabilir misin, dostum ve kardeşim, Tanrı'nın uysal papaz çömezi kardeşim, bu saçmalıklara ne için gerek duyulduğunu ve bunların neden yapıldığını anlayabilir misin? Bu saçmalıklar olmasa, insanoğlu dünyada yaşayamazdı, çünkü iyiliği ve kötülüğü anlayamazdı diyorlar. Bu kadar pahalıya mal olan bu kahrolası iyiliği ve kötülüğü alayıp da ne olacak? Küçük bir çocuk 'Tanrıcığına' gözyaşı dökerken bütün dünya iyiyi kötüyü anlasa ne olur.
Sayfa 338 - Can Yayınları·Kitabı okudu
Reklam
'ben,' diyordu, 'insanlığı seviyorum, ama kendi kendime şaşırıyorum: Genel anlamda insanlığı ne kadar çok seversem, insanları tek tek, yani ayrı ayrı, münferit insanlar olarak o kadar az seviyorum.'
Sayfa 85 - Can Yayınları·Kitabı okudu
"Ben Tanrı'dan korkmuyorum delikanlı," dedi fısıltıyla. "O benden korkuyor. Benim varlığım onu varlığını sorguluyor. Benim zalimliğim onun zalimliğini ortaya çıkarıyor. Benim varlığım evrenin adaletsizliğini, onun sessizliğini ifşa ediyor. Ben onun kusurlu bir yansımasıyım; bu yüzden benden nefret ediyor, bu yüzden beni cezalandırıyor."
Sayfa 120·Kitabı okudu
Bu, ölümün yüce ilanıdır. Bu ne büyük bir iç karaltısı, ama aynı zamanda da ne müthiş bir bahtiyarlıktır! Sonsuzluğa ait olmak, bu aidiyete zorunlu olarak kendi kendine bir ölümsüzlük, kimbilir belki de bir sonsuzluk atfetmek, evrensel yaşamın bu olağanüstü tufanının dalgalarında kararlılığı batmayan bir ben hissetmek! Yıldızlara bakıp "Ben de sizin gibi bir ruhum!" demek, karanlığa bakıp "Ben de senin gibi bir uçurumum!" demek. Bütün müthiş büyüklükler gecedir. Bütün bunların etkisi yalnızlıkla artıyor, bunlar Gilliatt'a ağır geliyordu. Bunu anlıyor muydu? Hayır. Bunu hissediyor muydu? Evet.
Sayfa 290·Kitabı okudu
Akşam ışığından kalma hafif bir alacakaranlık, kırmızı toprağı aydınlatıyordu. Uzaklıklar daha derinleşmiş; taşlar, direkler, binalar gündüz ışığı altında olduğundan daha büyük bir derinlik, daha büyük bir kuntluk kazanmıştı. Her şey daha yalnız, daha kişiseldi şimdi... Direk tam direkti, üzerinde durduğu topraktan ve arkasındaki mısır tarlasından daha açıkça ayrılıyordu. Bitkiler bireydiler, ürünün birer parçası değillerdi; yaprakları dökük söğüt ağacı bütün öteki söğüt ağaçlarından apayrı, istediği gibi, oracıkda durup duruyordu. Toprak da akşamın ışığına bir renk katıyordu. Gri, boyasız evin batıya bakan yüzü ay gibi ışıklıydı. Kapının önünde ki bahçede duran gri tozlu kamyon, bu ışık altında, üç boyutlu resimlerdeki gibi ileri fırlamıştı. Akşamın yaklaşmasıyla birlikte herkes de değişmiş, durgunlaşmıştı. Şimdi, sanki bilinçaltı örgütünün birer parçasıydılar. Düşünen kafalarına şöylece geliveren itilimlere boyun eğmişlerdi. Tozlu yüzlerinde, iç dünyalarına çevrilmiş olan durgun gözleri akşam alacalığında parlıyordu. Aile çok önemli bir yerde toplanmıştı: Kamyonun yanında... Ev ölmüştü tarlalarda ölmüştü; oysa bu kamyon, işleyen bir şey, yaşayan bir prensip, bir davaydı. Nuh peygamberden kalma Hudson, eğri ve lekeli radyatörüyle, haraket eden parçanın aşınmış kenarlarında duran tozlu yağ damlacıklarıyla, kaybolmuş dingil kapakları ve bu dingil kapaklarının yerine geçmiş olan kırmızı toz tabakalarıyla, ailenin çevresinde toplandığı yeni bir ocak, yeni bir yaşama merkezi olmuştu: Yarı binek araba, yarı kamyon, yüksek kenarlı, biçimsiz, garip bir şey...
Sayfa 123·Kitabı okudu