Akşam ışığından kalma hafif bir alacakaranlık, kırmızı toprağı aydınlatıyordu. Uzaklıklar daha derinleşmiş; taşlar, direkler, binalar gündüz ışığı altında olduğundan daha büyük bir derinlik, daha büyük bir kuntluk kazanmıştı. Her şey daha yalnız, daha kişiseldi şimdi... Direk tam direkti, üzerinde durduğu topraktan ve arkasındaki mısır tarlasından daha açıkça ayrılıyordu. Bitkiler bireydiler, ürünün birer parçası değillerdi; yaprakları dökük söğüt ağacı bütün öteki söğüt ağaçlarından apayrı, istediği gibi, oracıkda durup duruyordu. Toprak da akşamın ışığına bir renk katıyordu. Gri, boyasız evin batıya bakan yüzü ay gibi ışıklıydı. Kapının önünde ki bahçede duran gri tozlu kamyon, bu ışık altında, üç boyutlu resimlerdeki gibi ileri fırlamıştı.
Akşamın yaklaşmasıyla birlikte herkes de değişmiş, durgunlaşmıştı. Şimdi, sanki bilinçaltı örgütünün birer parçasıydılar. Düşünen kafalarına şöylece geliveren itilimlere boyun eğmişlerdi. Tozlu yüzlerinde, iç dünyalarına çevrilmiş olan durgun gözleri akşam alacalığında parlıyordu.
Aile çok önemli bir yerde toplanmıştı: Kamyonun yanında... Ev ölmüştü tarlalarda ölmüştü; oysa bu kamyon, işleyen bir şey, yaşayan bir prensip, bir davaydı. Nuh peygamberden kalma Hudson, eğri ve lekeli radyatörüyle, haraket eden parçanın aşınmış kenarlarında duran tozlu yağ damlacıklarıyla, kaybolmuş dingil kapakları ve bu dingil kapaklarının yerine geçmiş olan kırmızı toz tabakalarıyla, ailenin çevresinde toplandığı yeni bir ocak, yeni bir yaşama merkezi olmuştu: Yarı binek araba, yarı kamyon, yüksek kenarlı, biçimsiz, garip bir şey...