“Yine de camdan bakınca, katliamın izlerini görebiliyordum. Yerler kıpkırmızıydı. Duvarlar da öyle. Masalar kırmızıya boyanmıştı sanki. İnsan vücudundan bu kadar kan akabileceğini hiç bilmezdim. Havada bir çürümüşlük kokusu vardı. Donup kalmıştım. Odanın bir köşesinde, karanlıkta, beyaz bir çarşafın altında sakince uyuyan Max’ı gördüm. Ama daha yakınımda, sağda, küçük Böhm vardı. Bir et ve bağırsak yığını gibi. Ünümü duymuşsundur evlat. Ölümden hiç korkmadım, insanlara, özellikle de siyahlara acı çektirmekten hep çok hoşlandım. Ama gözlerimin önündeki, her şeyin de ötesindeydi. Vücudun her tarafı kesiklerle kaplıydı. Sana anlatamayacağım kadar çok yara vardı. Oğlanın göğsü, gırtlağından göbek deliğine kadar yarılmıştı. Karnının üzerinde yapış yapış bağırsaklar kımıldıyordu. Cerrahın yaptığını anlamak için âlim olmaya gerek yoktu. Çocuğun kalbini çıkarıp, babaya nakletmişti. Cangılın ortasında böyle bir ameliyatı gerçekleştirebilmek için, deha olmak gerekirdi. Oysa gözlerimin önündekiler, bir dâhinin eseri değildi. Bir çılgının, bir Nazi pezevenginin, ne bileyim, onun gibi birinin işiydi. Dayanılır gibi değildi adamım, yemin ederim. On beş yıldan beri, o paramparça cesedi düşünmediğim tek bir gece olmadı.