DEVLET AKLI'NIN TARİHÇESİ - FAİLİN GİZLENMESİ
“Devlet aklı” denilen şey, modern siyasetin en eski bahane ya da silahlarındandır. Kavramı deştiğimizde karşımıza oldukça aşina olduğumuz bir isim çıkıyor, Makyavelli. Ya da orijinal yazımıyla Niccolò Machiavelli. Bu insanlığın baş belası herif siyasal düşüncede “devlet aklı”nın ilk tohumlarını Prens (1513) adlı kitabında atıyor. Machiavelli, doğrudan “devlet aklı” kavramını sistemleştirmez belki ama muazzam bir ilham kaynağı olur. Çünkü Machiavelli’nin radikal hareketi şudur: Siyaseti ahlaktan özerkleştirmek. Bilinler bilir; Ortaçağ siyasal teorisinde, yönetim ahlaki bir aktivitedir. Hükümdar, Tanrının yeryüzündeki temsilcisi gibi düşünülür. Yönetmek, aynı zamanda ahlaksallaştırmak demektir. Aristotales, eserlerinde erdem kavramı yerine ilginç bir kelime kullanır: Virtüler ahlak! Virtüler ahlak, cesaret, hikmet, direnç, sabır gibi temel ardamların bütünü içerir ve bu hasletler kural olarak değil, özümsenmiş olmak zorundadır.  Siyasal teoride ise Virtüler ahlak ile başarılı yönetim, aynı şeydir. Hatta virtüler ahlakı olmayan bir yönetim, başarılı olamayacağı inancı vardır. Machiavelli alçağı önce bunu kırıyor ve diyor ki: Eğer hükümdar başarılı olmak istiyorsa, bazen ahlaken davranması gerekse bile, bu başarı odaklı olmalı ve başarı tam tersini gerektiyorsa ahlak ve etik kuralları yok kabul edilebilir. Hatta diğer edisyonlarda bulamayabilirsiniz ama Cambridge’in Botero baskısında, bu gerilim çok açık şekilde ortaya koyar: “Ahlaken yönetmek ile başarılı yönetmek arasında bir gerilim vardır. İkisini birden gerçekleştirmek, çoğu zaman imkânsızdır.” İşte bu gerilim, modern siyasetin doğum anıdır. Çünkü bu andan itibaren, yönetim pratiği, ahlaki değerlendirmenin dışına çıkabiliyor. İktidarın korunması, düzenin sürekliliği, gerektiğinde ahlaki normların askıya
Tarih
Ahlak ve Erdem çöktüğünde devleti yönetemezsiniz. Çiçero
Alıntı
Reklam
“(…)ne kötülükleri ortadan kaldırmak mümkündür Theodoros -çünkü iyinin karşısında daima bir şey olması zorunludur- ne de onların tanrılarda bulunması. Kötü şeyler, bir zorunluluk olarak, ölümlü doğayı ve bu dünyayı çevrelemiştir. İşte bu nedenle, buradan oraya elden geldiğince çabuk kaçmak gerek. Bu kaçıştan kasıt, tanrılarla olabildiğince benzeşmektir. Onlarla benzeşmekse, aklıbaşındalıkla birlikte adil ve dindar olmaktır. Fakat doğrusu, ey iyilerin iyisi, çoğu kimsenin söylediğine bakılırsa, erdemi gözetmenin ve erdemsizlikten kaçmanın, birinin yapılırken ötekinin yapılmamasının asıl amacı, kötü değil de iyi bilinmekmiş; insanları böyle olmadığına inandırmaksa hiç kolay değil. Oysa bana göre bunlar, hani derler ya, kocakarı lakırdısı olmaktan öteye gitmiyor. Hakikati şu şekilde söyleyelim: Tanrı hiçbir yerde ve hiçbir şekilde adaletsiz değildir, aksine o en adaletlidir ve hiçbirimiz de bu en adaletli olmak konusunda onun benzeri olamayız. Kişinin gerçek ustalığı, değersizliği ya da korkaklığı burada ortaya çıkar. Çünkü insanın bilmesi bilgelik ve gerçek erdem, bilmemesi ise bilgisizlik ve apaçık kötülüktür. Ustalık ve bilgelik olduğu düşünülen diğer her şey, devlet egemenliğinde bayağılık, sanatlarda ise yapaylık olarak kendini gösterir. Bu nedenle, sözleri ve eylemlerinde adaletsiz ve dine aykırı olan birine yapabilecek en iyi şey, ona hiçbir zaman düzenbazlıkta usta olduğunu söylememektir. Çünkü bu türden bir kınama onu onurlandırır. Bunu duyunca işe yaramaz biri olmadığı zannına kapılır; toprağın taşıdığı bir yük değil de, devleti kurtarması için ihtiyaç duyulan biri olduğunu düşünmeye başlar. Bu nedenle onlara hakikati, yani hiç de düşündükleri gibi değil, bunun tam tersi olduklarını söylemek gerekir; çünkü her şeyden önce bilmeleri gereken şeyi, adaletsizliğin
Yeni Bir “Diriliş” Mümkün mü?
💼Bütün dünyanın “uygarlık krizi” yaşadığı bir dönemde, insanlık “yeni bir yol” arayışıyla karşı karşıyadır. Sezai Karakoç’a göre bu yeni yolun mimarı “diriliş insanı” ve ondan peyda olacak nesil “diriliş nesli”, o eşsiz neslin kuracağı toplum “diriliş toplumu” ve ortaya koyacağı uygarlık da “diriliş uygarlığı” olacaktır. Türkiye’de İslami oluşum, yapılanma ve hareketlerin fikir cephesi daha çok edebiyat üzerinden yürümüştür. Değişik mecralarda yayımlanan yazılar, yazılan şiirler, basılan kitaplar, çıkan dergi ve gazeteler bir tohumlama vazifesi görmüş ve yeni kuşakların filizlenmemesine katkı sağlamıştır. Daha çok da çıkarılan dergiler bir dönem “Ocak” vazifesi görmüştür. Necip Fazıl’ın Büyük Doğu’su, Nurettin Topçu’nun Hareket’i, Sezai Karakoç’un Diriliş’i, Nuri Pakdil’in Edebiyat’ı bu dergilerin bir kısmıdır. Öyle ki bazı oluşum ve hareketler bu isim ve dergilerle anılır olmuşlardır. Bu çerçevede zaman zaman yurdun değişik yerlerinde verilen konferans ve buluşmalar ise gençlerin bilinçlenmesine katkı sağlamıştır. 1970-1980’li yıllarda bu isim ve dergiler çevresinde kartopu gibi gelişip boy atan akımlar, oluşumlar, hareketler ve yer yer siyasi yapılanmalar 2000’li yıllara gelindiğinde artık toplumun, devletin beslenme damarları haline gelmişlerdir. __Geriye dönüp baktığımızda ise bu edebi ve fikri yayınların-oluşumların ekseriyetle kendi döneminin koşullarına göre bir gelişim gösterdiklerini görürüz. Bu nedenle söz konusu şahıs, yayın ve fikirleri değerlendirirken kendi dönemlerinin iklimini göz ardı etmemek gerekir. Bu tür yazar, şair, edebiyatçı ve fikir insanlarının ortak yönü; edebiyat, şiir ve sanatlarını yaşadıkları dönemin ihtiyaçlarına göre kullanmış olmalarıdır. Yine bu şahsiyetlerin hepsinde bir dert, dava bilinci vardır ve insanlık adına
Makale|Yazı
Kuraan okuyalım o diriltecek bizleri Bugün insanlık, Sevgili Resulümüzün kadına verdiği değerin çok gerisindedir. Derin Tarih - Sayı 73 (Nisan 2018) Memluk sultanları taht değişikliği yapıp nice baba oğulu oğul babasını taht için öldürdükçe mısır sarayının eski ihtişamlı günleride giderek silinip kayboluyordu memluk sultanı kansu gavriye saray ulema ve alimleri sultanım dediler bizler efendimiz SAV in sünnetlerini unuttuk kadına verilen saygı hatırlanmaz oldu eşsiz bir ordu yıllarca unuttuğum değerleri hatırlatmak için üzerimize geliyor tarih 24 ağustos 1516 yı gösterir iken Mısır sarayında Kansu Gavri gülüp bıyıklarını sıvazladı savaş kaftanını giydi sadelik kaybolmuş tevazu silinmişti sanki kaftanın üzerinden osmanlı hücum ordusu ise Yavuz Hanın fermanı ile çaldıran zaferinden sonra hilafet ülkesi memluk ülkesine sefere çıkıyordu Yavuz Han bu savaşa imanımız ile katılırsak eşsiz zaferlerimiz arasına bir yeni fetih daha eklemiş olacağız tek gayemiz unutulan islami değerleri kaybolan islam topraklarına yeniden hatırlatmaktır Resulün çizdiği istikamet ile Allah Tealaya doğru yürüyün ey islam orduları galibiyet ve zafer Cenabı Haktandır diyip atlar ve korkusuz yeniçeriler hazırlar nefes kesen savaş anları yaşanıyor hilafet sancağı Yavuz Hanın elinde yeniden bir meşale gibi parlarken kuraan azimüşşan okuyalım Kuraan ayetleri yeniden diriltecektir bizleri Halil inalcığın Erdoğana nasihatleri Memleket tutmak için çok asker ve ordu lâzımdır, askerini beslemek için de çok mal ve servete ihtiyâç vardır, bu malı elde etmek için halkın zengin olması gerektir." Osmanlı'da Devlet, Hukuk ve Adalet Halil İnalcık Cumhurbaşkanımız Akp kütüphanesinde o gün hocaların hocası tarihçilerin kutbu diye tarif edilen halil inalcık hocamızı ağırlıyordu sn.Erdoğanı bu günkü konuğu
Din
Fazıllar Toplumu: Erdemin Kolektif Hali
Bu üç kavramı bir araya getirdiğimizde, karşımıza aslında modern "zenginler kulübü" değil, Antik dönemden gelen bir etik ve yönetim felsefesi çıkıyor. Aristokrasi kelimesi kökeni itibarıyla "en iyilerin yönetimi" anlamına gelse de, buradaki "en iyi" olma hali tamamen "fazilet" (erdem) ve "kendini bilmek" üzerine inşa edilmiştir. İşte bu üçlü arasındaki o derin bağ: 1. Aristokrasi: "En İyiler" Kimdir? Kelime anlamı olarak Aristos (en iyi) ve Kratos (güç/yönetim) birleşimidir. Ancak Platon ve Aristoteles gibi düşünürler için gerçek bir aristokrat, maddi zenginliği ile değil, ruhun niteliğiyle ölçülür. * Gerçek aristokrasi, toplumun en bilge ve en erdemli kişilerinin sorumluluk aldığı bir yapıdır. * Buradaki temel amaç kişisel çıkar değil, kamu yararıdır. 2. Fazıllar Toplumu: Erdemin Kolektif Hali "Fazıl", kelime anlamıyla erdemli, bilgili ve ahlaklı demektir. Farabi’nin "Medinetü’l-Fazıla" (Erdemli Şehir) eserinde anlattığı gibi, bir toplumun huzuru ancak bireylerin ortak bir "hayır" ve "erdem" anlayışında birleşmesiyle mümkündür. * İş Birliği: İnsanlar sadece hayatta kalmak için değil, "iyi yaşamak" için bir araya gelirler. * Liyakat: Fazıllar toplumunda makamlar, o işe en layık olan (en faziletli) kişilere verilir. 3. Kendini Bilmek: Temel Taş Yunus Emre’nin "İlim kendin bilmektir" sözü, bu sistemin motorudur. Kendini bilmeyen birinin ne fazıl olması ne de adil bir yönetici (aristokrat) olması mümkündür. * Sınırlarını Tanımak: Kendi eksiklerini, tutkularını ve kapasitesini bilmek, kibri engeller. * İçsel Disiplin: Kendini bilen insan, başkalarını yönetmeden önce kendi arzularını yönetmeyi öğrenir. Özetle: Bir toplumun "fazıllar toplumu" olabilmesi için, onu yönetenlerin (aristokrasinin) sadece teknik bilgiye değil, "kendini bilme" olgunluğuna
Reklam
Reklam