Eren Yaşar

Eren Yaşar
@erenyasar
Eskişehir
Eskişehir
45 okur puanı
Aralık 2017 tarihinde katıldı
10/10
·120 syf.··
Beğendi
·
2019 9. kitabı
M.S 1. yüzyıl Roma stoacılığının başta gelen temsilcileri arasında Seneca ve Marcus Aurelius ile birlikte Epiktetos vardır. Sonradan filozof olan bu eski köle hiçbir şey yazmamıştır, ancak öğrencileri onun düşüncelerini, iki bin yıldır insan nesillerinin yaşamasına yardımcı olan iki kitapta toplamıştır: Sohbetler ve Enkheiridion. Enkheiridion şu ünlü cümleyle açılır: "Bazı şeyler bize bağlıdır, bazı şeyler ise bize bağlı değildir. Bize bağlı olan şeyler varsayım, dürtü, arzu ve kaçınma ve kısaca eylemimizle belirlenen her şeydir. Bize bağlı olmayan şeyler ise bedenimiz, mal varlığımız, ünümüz, makamımız ve kısaca eylemimizle belirlenmeyen her şeydir." Bu temel ayrım, bir yaşam etiği inşa etmeyi ve her koşulda dinginliği korumaya çalışmayı mümkün kılar. Nitekim bana bağlı olan şeylere, yani düşüncelerime, arzularıma, duygularıma göre hareket etmekte özgürümdür. Aynı şekilde sahip olduğum kapasitelere ve eyleme imkânlarıma göre hareket etmek de özgürlüğüm dahilindedir: Bir adaletsizliğe karşı mücadele etmek, hastaysam kendime bakmak, bana uygun mesleği veya yaşam tarzını seçmek vb. Buna karşılık, beden sağlığım tamamen benim irademe veya sorumluluğuma bağlı değildir (kazalardan, genetik hastalıklardan, virüslerden vb. kaçınamam), tıpkı toplumsal tanınma ve elbette (kıtlık, salgın, savaş, deprem gibi) kolektif trajedilerin de bana bağlı olmaması gibi. Stoa felsefesi, bize bağlı olan her şey konusunda taşıdığımız sorumluluğun bilincine varmamızı ve bize bağlı olmayan şeyler yüzünden kendimizi harap etmenin anlamsızlığını kavramamızı amaçlar. Bu nedenle, çetin bir sınavla karşı karşıya kaldığımda, bana bağlı olana, yani duygularıma ve dış dünya üzerindeki eylem gücüme uygun şekilde hareket etmem gerekir. Öte yandan, başıma gelen ne kadar üzücü olursa olsun, kontrol
Felsefe
EnkheiridionEpiktetos · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 20191,661 okunma
Ne Kadar Kitap Kurdusun?
0-30p: Kontrollü okuyucu 📖 40-70p: Hafif bağımlı 👀 80p+: Geçmiş olsun, kitaplar seni ele geçirmiş 😅
10/10
·168 syf.··
Beğendi
·
2022 13. kitabı
Değerli Rus yazar Galina Serebyakova'nın Fransız Devriminde Kadınlar isimli kitabı ne bir roman, ne öykü ne de bir öyküler toplamı, yani kısaca bildik anlamda edebi bir eser değildir. Fakat bu aynı zamanda katı metodolojik ve tarihsel yazım tekniğine bağlı bilimsel bir çalışma, tarihi bir inceleme de değildir. Bazıları bu türe kurgusal hikâye, diğerleri ise tarihsel kurgu diyor. Buna ne isim verirsek verelim söz konusu olan gerçek tarihi bir ortamda, gerçek tarihi kişiliklerin biyografileri ama bir tarihçi titizliği ve kesinliği ile değil, sanatsal betimlemelerle yansıtılmıştır. Bu tarzın en bilinen usta bir yazarından söz etmek istersem Avusturyalı yazar Stefan Zweig'ı örnek verebilirim. Sanırım böyle bir türün varlığını kanıtlamak için başka yazarlardan bahsetmeye gerek yok. Elbette her yazar, tarihi biyografileri ya da portreleri ele alırken kendi dünya görüşüne, siyasi bakışına, yazı uslubuna uygun olarak en iyi çözümü bulduğunu düşünür. Ama yine de yazarın kaleminden ortaya çıkan tarihsel ve edebi portrenin özgünlüğünün değeri, sadece sanatsal meziyetlere değil, aynı zamanda sanatçının tasvir ettiği tarihsel döneme ne ölçüde nüfuz edebildiğine, tarihsel gerçekliğe ne ölçüde yaklaşabildiğine, ne ölçüde kavradığına da bağlıdır. Galina Serebryakova, bugüne kadar tarihçilerin, filozofların, sosyologların, sanatçıların söz ve fırçalarının kesintisiz ilgi odağı olan tarihi bir dönemi konu almıştır. 18. yüzyılın Fransız devrimi, modern zamanlar tarihindeki en büyük ve en önemli olaydı. Devrim, feodalizme karşı ezici, yıkıcı bir darbe indirdi, Fransa topraklarını feodal çöplerden, ülkenin kalkınmasına engel olan feodal prangalardan temizledi. Burada Karl Marx'ın şu ünlü sözünü hatırlamamak imkânsız: "On sekizinci yüzyılın Fransız devriminin devasa süpürgesi, geçmiş
Edebiyat
Fransız Devriminde KadınlarGalina Serebryakova · Kor Kitap · 201972 okunma
10/10
·312 syf.··
Beğendi
·
2018 123. kitabı
Edebiyatın ilham aldığı alanlardan biri şüphesiz ki tarihtir. Tarihsel gerçekliklerin özgün ve dikkat çekici bir üslupla aktarılması bizi geçmiş dönemlere, savaşlara, insanları ilgilendiren hayat hikâyelerine götürür. Tarihin genellikle erklerin kontrolünde yaşandığı ve her çatışmadan en büyük payı kadınların aldığı düşünülürse, Marta Sofia’nın kaleme aldığı Agora isimli roman, bunu gösterebiliyor olmasıyla edebiyat alanında önemli bir görev üstleniyor. Öncelikle bu eserin adını irdeleyelim. Agora; Eski Yunanca’da sosyal, ticaret ve siyasi yönleriyle gelişmiş olduğundan şehir merkezi anlamına geliyor. Toplanma yeri de diyebileceğimiz bu merkezler kimin elindeyse yönetim ona ait oluyor. Şehirdeki seçimler, duyurular ve benzeri organizasyonlar bu meydanda yapılırmış. Kütüphane ise Agoranın en merkezi yerinde kale gibi inşa edilmiş, korunaklı bir yapı. Bu yapının içinde kütüphanenin yanı sıra tiyatro, dinlenme yerleri, derslikler, arşiv gibi birçok bölüm bulunuyor. Kısacası dev bir kültür kompleksi. Romanın konusu, milattan sonra 4. yüzyılın sonu ile 5. yüzyılın başlarında Roma İmparatorluğu hâkimiyetindeki İskenderiye’de geçiyor. Bilinen ilk kadın matematikçi, astronom ve filozof olan Hypatia’nın (d.370 – ö.415) hayatı merkeze alınarak; o dönemdeki din, siyaset, hırs ve çıkar ilişkileri üzerinden evrensel meseleler ele alınıyor. Hypatia, İskenderiye Kütüphanesi’nin bilinen son yöneticisi Theon’un kızıdır ve kütüphanede her dinden öğrencisine astronomi, felsefe, matematik ve geometri dersleri veren bir bilim insanıdır. Yazarın bu eserinde asıl amacı, İskenderiye Kütüphanesi’nin son döneminde dini küstahlığın -hem paganlık hem Hristiyanlık hem de Yahudilik adına- medeniyet dediğimiz şeyi nasıl yerle yeksan ettiğini anlatmaktır. Yazar çatışan her üç dine de uzaktan
AgoraMarta Sofia · Kyrhos Yayınları · 201071 okunma
10/10
·216 syf.··
Beğendi
·
2018 117. kitabı
Ömrü boyunca gerçeği arama peşinde oldu. Araştırmalar yaptı. Kapılmadı hayallere. Araç olarak kullandı pozitif bilimleri bu büyük matematikçi, fizikçi, astronom, doğa bilimcisi ve düşünür. Yaptığı araştırmalar sorduğu yalın sorulara yanıt veremedi. - Kimim ben? - Evrende zaman neden bu kadar uzun? - Neden insan ömrü çok kısa? - Evrendeki yerim ne? - Neden kavrayış gücüm evreni anlamama yetmiyor? Sonra dönüp insanlara baktı. Evrenin sonsuz zamanı karşısında bir göz kırpmak kadar sürmeyen insan ömründe benlik davası, mal, mülk, para, şan, şöhret, bâtıl inançlar, anlamsız savaşlar vesaire vesaire... İnsanoğlu neden böyle anlamsız şeyler peşinde koşuyor, neden cehaletin karanlıklarında birbiriyle didişip duruyordu? Dilese, devletin, Selçuklu İmparatorluğu'nun en yüksek makamlarına yükselebilirdi. Dilese, saraylar, hanlar, hamamlar, kese kese çil altınlar onun olurdu. Yukarıdaki sorulara yanıt arayan biri için elbette hiçbir değeri olamazdı bunların. Bir çıkış yolu arıyordu kendine. Fikirlerinden etkilendiği filozof Arap şairi, aykırı insan Ebu'l-alâ el-Ma'arrî'de bir çözüm yolu bulamamıştı. Sorularının yanıtı insanlardan gelmiyordu. Doğada aramayı düşündü beklediği yanıtları. Baktı... süratli bir dönüşüm vardı doğada. İnsanlar, hayvanlar, bitkiler, her şey ama her şey bu sahnede bir görünüyor, bir kayboluyor ve toprağa dönüşüyordu. Nice canlar vardı toprakta... Nice padişahlar, nice dilberler! Topraktan yapılan kadeh belki de bir padişahın toprak olmuş kafatasıydı, bedeniydi... Topraktan biten ve göz alıcı renkleriyle insanı büyüleyen gül, bir güzelin yüzüydü, elleriydi belkide... Bizim Âşık Veysel'imiz ne kadar haklıydı "Benim sâdık yârim kara topraktır." derken.
DörtlüklerÖmer Hayyam · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202527,8bin okunma
10/10
·80 syf.··
Beğendi
·
2017 16. kitabı
Franz Kafka’nın kaleme aldığı Dönüşüm adlı öykü kitabının kapağını araladığınız anda, böceğe dönüşerek uyanan Gregor Samsa ile beraber bir odanın içine kapatılıyorsunuz. Ve kitabın kapağını kapatana dek o odadan çıkış yok. Bir kitap okuyor olmaktan çok Gregor’un hayatına birebir tanık oluyoruz adeta. Gregor’un böyle trajik bir duruma düşmesi sonucunda çaresizliğini, çabasını, mücadelesini, dışlanmasını hatta yalnız kalmasını ya da bu böcek olma durumuyla neyin / nelerin imâ edildiğini, satır aralarında nelerin saklandığını bize yazar anlatmıyor, bir okur olarak tüm bunlara biz tanık oluyoruz. Aslında bu öykünün bir aksiyon öyküsü olmadığını daha durağan ilerleyen bir durum öyküsü olduğunu söyleyebiliriz. Yani hareketli bir seyir, karmaşık olaylar, çözülmesi gereken gizemler gibi macera öğeleri yok. Bir aksiyon yaşatmaktan çok, bir şeyler anlatmaya çalışan bir öykü. Gerçi "Adam böceğe dönüştü, bundan daha iyi bir aksiyonda olamazdı herhalde" denilebilir. Ancak yazarın sözkonusu böceğe dönüşme olayını bir metafor olarak kullandığını, bu yöntemle felsefî bir mesaj vermeye çalıştığını unutmamak gerekir. Yazarın dönüşümü ele alarak anlatmak istediği bir şeyler var. Onlara kulak vermek gerekir. İşte alt metinlerde ki o seslenişleri duyduğunuz zaman, öyküden alacağınız tat aynı oranda artıyor. Öykünün konusuna gelirsek, Bütün hayatını, ailesini rahat ettirebilmek ve bu amaç doğrultusunda para kazanmak için çalışıp didinerek geçiren Gregor Samsa bir sabah uyandığında kendini kocaman bir böceğe dönüşmüş olarak bulur ve olaylar gelişir. Gregor, rutin sorumluluklarını yerine getiremeyecek, insanların karşısına çıkamayacak, işinden olacak ve nihayetinde, bir başına kalacaktır. Burada ki böcek olma durumu bir kaçışı simgeliyor aslında. Başkaları için yaşamaktan, çevresindeki
Edebiyat
DönüşümFranz Kafka · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2022267,6bin okunma