Montaigne, Aristoteles'in ve Varro'nun hayatlarını göz önünde bulundurarak şu sorulan soruyordu: Engin bilgileri Varro ve Aritoteles'in ne işlerine yaradı? Onları hastalıktan mı korudu? Onları sıradan bir hamalın başına gelebilecek talihsizliklerden mi kurtardı? Mantık gut hastalığım iyileştirebilir mi? Bu iki insanın nasıl bu kadar bilgili ama bir o kadar da mutsuz olabildiğini anlamak için Montaigne bilgi birikimini ikiye ayırdı:
Bilgi ve bilgelik. Mantık, kökenbilim, dilbilgisi, Latince ve Yunanca ile birlikte başka pek çok konuyu da bilgi başlığı altına yerleştirdi. Bilgelik başlığı altına ise, daha engin, elde edilmesi daha zor ve daha değerli bir birikimi, insanın iyi yaşamasına, Montaigne'in deyişiyle insanın mutlu ve ahlaklı yaşamasına yardımcı olabilecek her şeyi sıraladı. Profesyonel bir kadrosu, çok iyi bir müdürü olmasına karşın Montaigne'in gittiği okulun sorunu, bilgi verme üzerinde yoğunlaşması ama bilgeliği öğretmeyi başaramamasıydı.
Montaigne'e göre bu, Varro ve Aritoteles'in hayatlarını olumsuz etkileyen yanlışların, kurumsal düzeyde yinelenmesi demekti: Eğitim sistemimizin saçmalığına geri gelmek İsterim: Bu sistemin amacı bizi iyi ve bilge biri haline getirmek değil; bilgili bir ihsan yapmaktı. Bunu başardığını da söyleyebilirim. Okullarda bize erdemi aramayı ya da bilgeliği kucaklamayı değil ancak bu sözcüklerin türemiş hallerini ve köklerini öğrettiler.
İvmen şu sorulan soruyoruz, "Yunanca ya da Latince biliyor mu?", "Şiir ya da düzyazı yazabilir mi?" Ama asıl önemli soruyu sormak en son aklımıza geliyor: "Daha iyi bir insan, daha bilge biri oldu mu?" Oysa kimin daha çok şeyden anladığını değil kimin daha iyi anladığını merak etmeliyiz. Biz yalnızca belleğimizi doldurmakla uğraşıyor, kavramayı, doğruyu yanlıştan ayırt etme becerisini kazanmayı