Herhangi bir yerde
doğmuş ve herhangi bir adamın oğlu bulunmuş olmak bu kadar mühim
değildi.
Asıl mühim olan, iki insanın birbirini bulması bu derece güç
olan şu dünyada, bu nadir saadete ermekti.
Öte tarafı hep teferruattı.
Bunların kendiliğinden düzelmesi, asıl büyük noktaya, birbirimizi
bulmuş olmak hakikatine uyması lazımdı.
Bizim
mantığımızla hayatın mantığı asla birbirine uymuyordu.
Bir kadın,
trenin penceresinden dışarı bakabilir, bu sırada gözüne bir kömür
parçası kaçar, o ehemmiyet vermeden bunu ovuşturur ve bu minimini
hadise dünyanın en güzel gözlerinden birini kör edebilirdi.
Yahut bir
kiremit, hafif bir rüzgârla yerinden oynayarak, devrin gıpta ettiği bir
kafayı parçalayabilirdi.
Göz mü mühim kömür parçası mı, kiremit mi
mühim, kafa mı, diye düşünmek nasıl aklımıza gelmiyorsa ve bütün
bunları nasıl hiç mütalaa yürütmeden kabule mecbursak, hayatın daha
başka türlü birçok cilvelerine de aynı tevekkülle katlanmaya
mecburduk.
Binlerce kilometre uzakta, bir insan yaşamaz
oluvermişti; bu vaka günlerce belki de haftalarca evvel olduğu halde,
ne ben, ne Maria herhangi bir şey sezmemiştik.
Günlerin birbirinden farkı yoktu.
Fakat birdenbire, avuç içi kadar kâğıt,
her şeyi altüst ediyor, beni bu dünyadan alıp oraya
götürüyor, benim buraya değil, telgrafın geldiği uzak yerlere
ait olduğumu hatırlatıyordu.
İçinde bir
seneden fazla bir zamandır yaşadığım bu oda, birçoğunu Türkiye'den
getirdiğim eşyalarım, şurada burada atılmış duran kitaplar, bana
tamamen yabancı görünüyorlardı.