Dil garip bir şeymiş
gerçekten; sözcüklerin insanın anadilindeki
etkisi, anlamından öte bir ağırlık taşıyormuş.
Sen ‘I love you’ dediğin zaman, benim onu
‘Ya tebya lyublyu’ diye söylemem bir çeviri
olmuyordu, çok daha fazla bir anlam taşıyordu. Bu söze belki de Rusya’nın tarihi,
gelmiş geçmiş mutsuz aşklar, trajediler,
şiirler katılıyordu.
Aynı şeyleri ifade etmiyordu.
Şişe sütüyle ana sütü arasındaki fark gibi bir şeydi bu
Donup kalmış, ne diyeceğimi bilemeden
bakıyordum.
Kısa bir sessizlikten sonra açıklamaya devam etti:
Önceleri senin sözlerini aktaran bir çevirmendim ama sonra o sözler benim sözlerim oldu.
Hatta daha ileri gittim, çeviri de ortadan kalktı, ona aşkını anlatan kişi ben oldum.
Senin söylediklerini çevirmiyor, kendi aşkımı anlatıyordum.
Arada Yesenin’den, Puşkin’den ikimizin de bildiği ama senin bilemeyeceğin dizeler, deyimler kullanıyordum.