Mutluluk nasıl kalıcı kılınabilir? Başka bir deyişle, şayet işimi kaybedecek olursam nasıl mutlu kalabilirim? Eşim beni terk ederse? Hastalanırsam?
Antik çağ filozofları buna, insanın mutluluğu, dışsal sebeplerden ayırmayı ve de onu kendi kendisinde yeniden bulmayı başarması gerektiği şeklinde cevap vermiştir.
Sanıldığının aksine birbirini tanıyıp birlikte zaman geçirdikçe sevmiyordu yürekler. Ismarlama sevgi,sadece başkalarının senin için seçtiği hayatı kabullenişten ibaretti.
Eşim muhtemelen size, sizden çıktıktan sonra yüzümün güldüğünü ve tekrar eskisi gibi biri olarak şu son üç-dört günü geçirdiğimi söyleyecek ya da söyledi; bilmiyorum. Evet. Ama işin aslı şöyle oldu. Sizden çıkıp, merdivenlerden aşağı inerken bıcır bıcır konuşan dört-beş yaşlarında bir kız çocuğu ile onun ayakkabılarını giydirmeye çalışan sanırım dedesi olan birisini gördüm. Kız merdiven basamaklarının ortasına oturmuş, dedesi eğilmiş ayakkabılarını giydiriyordu. Bu arada tabi tatlı tatlı konuşuyordu kız.
Durdum, onlara görünmeden bu tatlı sohbeti dinledim. Kısaca aktarayım:
- Dede, ayakkabılarımın bağcığına basarsam ne olur?
- Düşersin, bacakların kanar, ağlarsın.
Ağlarsam ne olur? Acısı azalır mı?
- Evet yavrum. Ağlarsan acısı azalır. Ama düşme ki, ağlamak zorunda kalmayasın.
Hayatımda en çok çocukları ve yaşlıları sevdim doktor. O kadar saf ve gerçektiler ki!..
Bu konuşmaya kulak misafiri olurken, dedenin söylediği son cümle ile gözlerimden yaşlar akmaya başladı. Dede, başını kaldırıp bana baktı. Ve bu dünyada tek bir kelime konuşmamış olmama rağmen beni anlayan tek insan oydu diyebilirim. Gözlerini normalden uzun yumup açarak beni onayladı. Yürüdüm, yanlarından geçerken küçük kızın o 'lüle lüle saçlarını okşayıp, şaşkın bakışlarına el sallayarak aşağı indim. Dışarıda eşimin beni beklediğini bilmeme rağmen bodrum merdivenlerine ka-dar indim. Basamaklarına oturdum. Ağladım. O an kararımı vermiştim aslında. bir
Ağlamak gerçekten acıları azaltıyordu. Kendime, tüm varlığımın acziyetine ağladım.
İlk defa eve gazeteciler doldu. Meraklı suallerine çok az cevap verdim. Beş gün, beş gecedir hiç uyumamıştım. Gece istirahate çekildim, uyuyordum... Saat 23'te dairemin kapısı hem vuruldu hem de bağrışmalar vardı. Eşim yataktan firlayıp kapıyı açtı. Derhal görülen manzara şuydu... Beş tane Kurmay Sb. (Yb. rütbesinde) karımın göğsüne 5 adet Tomson dayamışlar, beni istiyorlardı. Hemen pijama ile kapıya gittim, silahları bana tevcih ettiler. Apartmanın içi Tomsonlu subaylarla dolu idi. Buna neden lüzum vardı anlayamadım. Beni tevkif etmeye gelenler arasında Kur. Yb. Necip Torumtay da vardı. Akademiyi beraber okumuştuk. Yassıada irtibat bürosunda çalışmıştı. Bizimle birlikte yeminli subaylar arasında idi. Bana karşı o geceye kadar çok hürmetkâr idi. Fakat ne olmuştu, canavar kesilmişti, hiçbir isteğimi yerine getirmek istemiyor, dışarda kar yağdığı halde beni pijama ile sürükleyip kapıda bekleyen jipe bindirmek için uğraşıyordu.
Kendisine aynen şu cevabı verdim. “Ben henüz Türk Ordusu'nun bir albayıyım, giyinmeden hiçbir yere gitmem. Hem bu gibi muamelelere ne gerek vardı, telefon dahi etseydiniz istediğiniz yere gelirdim" dedim. Her türlü ısrarlara rağmen
kapı önünde zorla elbisemi giydim. Evde eşim, kızım, bir de karımın yengesi vardı. Giderken tıraş takımımı, pijamalarımı almak istedim. Necip Toruntay bana: "Bunlara lüzum kalmayacak" demekle vahşi hislerini gösterdi. Herhalde bizim sabaha karşı kurşuna dizileceğimizi düşünüyordu.
Dışarı çıkınca ne göreyim, evin etrafında Tomson tabancalı 50'ye yakın subay vardı. Vasıtaya binip Genelkurmay'a geldik. Oradaki manzara şuydu: Sanki bir Rus albayı getiriliyormuş gibi koridorlarda iki sıralı Tomsonlu Kurmay Subaylar vardı. Hepsi de büyük bir sevinçle bana bakıyorlardı.
Bu kurmay subayların çoğu bir gün önce “Bir emrin var