Dostoyevski'den okuduğum ikinci kitap. İlkini yüz yıl evvel lisedeyken okumuştum. Suç ve Ceza. O zaman çok etkilenmiştim ama 3 ay önce okuduğum kitabı bile ayrıntılarıyla hatırlamazken maalesef Suç ve Ceza'yı da çok net hatırlamıyorum.
Uysal Kız'ı ise sürekli daldan dala atlayan zihnim yüzünden kısa olduğu için seçtim. Böyle kısacık bir kitap olduğuna bakmayın çok güzeldi. Bir insanın ruh halini çok iyi ortaya sermişti.
Her şeyin temelinde sevgisizlik mi yatar? Hiç sevmemiş, sevilmemiş insanlar mutlu olabilir ya da mutlu edebilirler mi?
"Ben susarak konuşma ustasıyım, hayatım boyunca susarak konuştum ve bütün trajedileri tek başıma susarak yaşadım.
...
Herkes beni terketti, terk edilip unutuldum ve kimsenin ama kimsenin bundan haberi yok!"
Rehin dükkanının sahibi adam, dükkanına gelen, teyzelerinin zulmüne uğrayan 16 yaşında bir genç kıza evlenme teklif eder. Evlendiklerindeyse tam bir iletişimsizlik içinde yaşarlar. Adam her şeyi kendi içinde düşünür, plan yapar, her şeyi kendi içinde yaşar ama asla kıza yansıtmaz. Kıza bilerek soğuk davranıp, uzak durur. Kendisini o kadar gururlu görür ki hiçbir şey yansıtmadığı halde kızdan onu çözmesini, anlamasını bekler.
Hani derler ya biri öldüğünde arkasından ağlayan ölen için değil de kendisi için ağlar. Kitapta geçen şu cümle bana bunu hatırlattı.
"Hayır, her şey bir yana, yarın onu götürdüklerinde ben ne yapacağım?"
Can Yayınları'nın beyaz kapaklarını daha çok sevsem de bu kısa klasiklerin kapakları da hoşuma gitti.