Selamlar sevgili okurlar
Belki de ölümden değil, yaşamın boşluğundan korkuyoruz...
Tolstoy bu kitapta bence ölümün bir son değil, bir gerçekle yüzleşme ve huzur bulma süreci olduğunu anlatmak istemiş. Kitabı okurken bir anda kendimi içinde buldum. Sadece seksen sayfalık bir kitap olmasına rağmen bu kadar yoğun duygular hissetmeme çok şaşırdım. Okudukça kendi hayatımdan, kendi yaşantımdan izler gördüm. “Acaba ben de bir İvan İlyiç miyim?” diye düşünmeden edemedim.
İvan İlyiç… Bu dünyadan bir İvan İlyiç geçti ve gitti…
Konusuna kısaca değinmek istiyorum; kitabın adından da anlaşılacağı üzere Tolstoy, İvan İlyiç’in doğumundan ölümüne kadar geçen hayatını anlatıyor. Fakat bu sadece bir yaşam öyküsü değil; ölümle yüzleşmenin, içsel bir yolculuğa çıkmanın hikayesi.
Düşünün… Bir arkadaşınız ölseydi, ilk aklınıza gelen şey ondan boşalan koltuğa geçmek olur muydu? Tolstoy tam da bu sorgulamayı yaptırıyor bize: hayatın yüzeyselliği, ölenin öldüğüyle kalışı ve yaşayanların hiçbir şey olmamış gibi devam edişi…
İvan İlyiç’in hikayesini okurken karakterin hissettiklerini derinlemesine hissettim. Dışarıdan bakıldığında sıradan ama başarılı bir hayat yaşarken, aslında içsel olarak ne kadar yavaş yavaş çöktüğünü görmek çok etkileyiciydi. Başlarda mutlu bir evlilik yapıyor, sonra o mutluluğu kaybedip işine sığınıyor. Aslında İvan, hep kaçmayı ve bahanelere sığınmayı seçmiş biri.
Belki de o meşhur bel ağrısı, içsel çöküşünün bedenine yansımasıydı. İnsanların sahte tepkileri, onun “herkes yalan söylüyor” düşüncesini daha da güçlendiriyor. O korkuyu, öfkeyi, yalnızlığı ben de iliklerime kadar hissettim.
Okurken kendi kendime sordum: Biz de bazen düşüncelerimizle, inançlarımızla olmayan şeyleri büyüterek kendimize zarar mı veriyoruz?
Ölüm elbette kaçınılmaz bir son, ama onu kabullenip