Hayatta kalmak için elimizde avucumuzda ne varsa tüm gücümüzle savaşırdık; sanki oksijen maskesi, emniyet kemeri ya da bir dilim çikolatalı pastadan uzak durmak bizi kurtarabilecekmiş gibi. Gerçeklik ve sanal arasındaki fark buydu. Gerçeklik, sevdiğiniz kişileri kaybedebileceğiniz bir yerdi. Gerçeklik, kalbinizdeki çatlakları hissedebileceğiniz bir yerdi.
"Geçmiş çalışmalar, insanların hayatlarındaki amaçları çıkarmakla yüksek ölüm riski arasında bir bağlantı olduğunu gösteriyor. Eğer insanların çaba harcayacağı hiçbir şey olmazsa, motivasyonları ile oynanırsa intiharlar artıyor."
"Ama artık kendine güveniyor musun?"
"Ben... Bunu başarmak üzereyim. Boş bir tuval olmanın sorun olmadığını düşünmeye başladım sanırım. Belki de geleceğimin belirsiz olması sorun değildir." Yine gülümseyerek, "Belki de," diyorum, "geleceklerini bilen insanlardan ilham almak sorun değildir."
"Biliyorsun bu iki taraflı işliyor."
Buz gibi olmuş parmaklarını kendiminkilere kenetliyorum. "Ne iki taraflı işliyor?"
"Sanatçılar boş tuvallerden ilham alır."
Gülümsemem genişliyor.
Josh, "Boş bir tuval," diye devam ediyor, "sınırsız olasılıklarla doludur."
Birini tanıdığını düşünüyorsun ama o sürekli değişiyor aslında ve o sırada sende değişmiş oluyorsun. O anda hayatta olmanın ne demek olduğunu kavradım. Bedenimizin içindeki katmanlar sürekli yer değiştirerek olmamız gereken insanları oluşturuyorlardı.