Hayatı sıradan, tekdüze ve olağan akışında yaşayan biri Musa. İçimizden herhangi biri aslında. Onun hayal gücünden, bu sıkıldığı hayatı radikal bir şekilde terk edip gittiği bir hayali okuyoruz kitapta da.
Efsun Abla sokaklarda dilencilik yapan, dizinden altını kendi kesmiş, eski ve onu satan aşığı Devran'a söven tekerlekli sandalyede yaşlı bir kadın. Musa'yı evinden ve hayatından çıkıp gittiğinde bulan kişi o. Musa aşık Efsun Abla'ya, adam öldürecek kadar aşık hem de. Adnan Abi var bir de deniz kenarında ölmeye yakın bulunan ve geçmişiyle ilgili hiçbir hatırlamadığını söyleyen. Herkesin; bırakıp gittiği, yaşadığı, geride bıraktığı bir hayatı var. Adnan Abinin yok. Unutulan hayat yaşanmamıştır, yok olmuştur kanımca. O da unutmuş ve bundan pek şikayetçi sayılmaz. Üçü birlikte surların arasında eski, terk edilmiş bir kahvehanede yaşıyorlar. Üst katta yaşayan Hülya ise uyuşturucu için yaşayan bir fahişe. Sessiz ama canı yandığında pençelerini çıkaran, biraz asi ama hayattan hep nefret eden biri. Bütün bunların yanında Efsun Abla ve Musa'nın sevişirken çöpte bulduğu, daha doğrusu çöpe atılmış Matruşka bebek.
İşte beş garip. Kimi kendi isteğiyle kimi hayatın sillesiyle kimi de nasıl olduğunu hatırlamadığı bir şekilde bu hale gelmiş beş gariban. Fakat hepsinin tek bildiği bir şey var: Yakarsa dünyayı garipler yakar.
Mine Söğüt biri bebek beş sokak insanının hikayelerinden, aslında kışın battaniyeye sarılıp köprü altlarında, sur diplerinde, metrobüs duraklarındaki üst geçitlerde yatan insanların tanrısına, yaşamlarına, düşüncelerine şöyle bir mum ışığı tutmuştur.
Severek okuduğum ama büyük bir beklentiye girip başlarsanız da "Bu muymuş yaa" diyebileceğiniz bir kitap. Çok büyük bir beklentiniz olmasın, sonuçta bu yolda yürürken bir saniye bile durup bakmadığımız