Kâmil Bey, bıyıklarına rağmen erkek elbisesi giymiş sevimli bir kocakarıya benzeyen Hüseyin Rahmi'yi, nazır olduğu halde kundurasının bağlarında birkaç düğüm bulunan Rıza Tevfik'i, yazdığı anılarındaki çekingen, pısırık çocukla hiçbir ilintisi bulunmayan babacan Ahmet Rasim'i de tanıdı.
Bunlar geniş bilgi bakımından belki ötekilerden biraz üstündüler. Fakat içinde yaşadıkları çökmüş memleketin etkisiyle yenilgiyi değişmez kader olarak kabul etmiş yılgın bir halleri vardı. Millete güvenmeyi hiçbir zaman denememiş, henüz bir milletin varlığından haberleri olamamış bütün aydınlar gibi, her biri kendilerini teker teker vuruşup teker teker yenilmiş sayıyor, bir daha kalkarak yeniden başlamaya cesaret bulamıyordu.
Seni zenginlik mahvetti. Insan biraz fakir olmasa hayatı olduğu gibi göremiyor."
Kamil bey cevap verdi:
"Artık zengin de sayılmam. Beni mahveden tehlikeyi atlattım sayılır. Sizden ileri gidemezsem de pek geri kalmam!"
"Gene tuttu paşazadeliğin... Siz aristokratlar, neden iki ucun ortasında bir türlü duramazsınız?
Başkaları kendilerinden umulan işlerde denenir, sen umulmayan işlerde..."