Seni zenginlik mahvetti. Insan biraz fakir olmasa hayatı olduğu gibi göremiyor."
Kamil bey cevap verdi:
"Artık zengin de sayılmam. Beni mahveden tehlikeyi atlattım sayılır. Sizden ileri gidemezsem de pek geri kalmam!"
"Gene tuttu paşazadeliğin... Siz aristokratlar, neden iki ucun ortasında bir türlü duramazsınız?
Burada on dakika dolaşmak bile
temelleri birkaç yüzyıldır çatırdıyan kocaman bir imparatorluğun neden çöktüğünü insana anlatabilirdi.
Bir devletin, devrini tamamladığı, adaletinin bu halinden belliydi. Burası, karmakarışık, yırtık pırtık, mahvolmuş bir adaletin süründüğü "antika" bir yerdi.
Kâmil Bey, o zamana kadar bir türlü anlayamadığı bazı şeylerin sebeplerini şimdi bulmuştu.
Sözgelimi, İstanbul'u dolduran büyük camilerin yanına neden böyle sürü sürü cemaatsiz mescit yapılmış?
Devrin, bir fermanla baş kesip aynı fermanla bütün bir serveti yağma etmek düzenine çare bulmak için...
Her vakıf, din perdesi altında garanti edilmiş bir servetten, güvene alınmış bir mirastan başka bir şey değil...
Bu başı sarıklı, dili Kuran'lı dalavereye sarılarak ekmek parası çıkarmaya uğraşmak Kâmil Bey'e pek ayıp bir iş gibi geldi. Bu duyguya kapılınca dedelerinden kalma kâğıtları karıştırmaktan vazgeçti. Bir kısmını götürüp 'Ne yaparsanız yapınız' diye avukata bırakmak kararıyla demir çekmeceyi yavaşça kapattı.