Küçük bir mescit vardı. Orada üstat Hasan el Benna derslerini veriyordu. Burada ilim ehlinden bu grup toplanıp, Allah'ın ayetlerini ve hikmeti, tam bir kardeşlik ve durulukla öğreniyorlardı.
Çok geçmeden akşam ve yatsı arasında yapılan bu dersin haberi her tarafa yayıldı. Üstat bu mescitteki derslerinden sonra da kahvehanelere uğrayıp mescide gelmeyenlerle oradaki insanlarla hasbihal ediyordu.
Mescitteki derse gelenler arasında ihtilaf isteyen, tartışma ve ilk fitnelerin kalıntılarırın düşkünü insanlar da vardı.
"Gecenin birinde çok tuhaf bir ruh hâlini yaşadım. Bu grupçuluk ve ayrılık hâletiydi. Dinleyicilerden bir kısmının diğerlerinden ayrıldığını gördüm. Hatta oturduğu mekânlarda bile bunu uygulamışlardı. Ben daha başlar başlamaz şu soruyla karşılaştım: "Üstad, tevessül (Allah'a bir aracı vasıtasıyla yaklaşmak ) konusunda ne diyorsun?"
Ona dedim ki, "Kardeşim, sanırım sadece bu meseleyi bana sormuyorsun.
Aynı şekilde ezandan sonra salat ve selamı da soruyorsun, cuma günü Kehf suresini okumayı, teşehhüdde Resul (sas.) için seyyid kelimesini kullanmayı, Peygamber'in (sas.) ana babasını ve nerede olduklarını, Kur'an'ın ölüye yetişip yetişmediğini, tasavvuf ehlinin yaptıkları halkaların günah mı yoksa Allah'a yakınlaştırıcı oldukları da sormak istiyorsun."
Ben, eskiden beri ihtilaf konusu olan ve fitnelere sebep olan ihtilaflı meseleleri bir bir saymaya başladım.
Adam bunu çok garipsedi ve "Evet, tüm bunlara cevap istiyorum." dedi.
Ona dedim ki: "Kardeşim, ben bir âlim değilim.
Ben sadece medeni bir öğretmenim. Kur'an'dan bazı ayetleri, hadislerden bazılarını ve kitaplardan da bazı fıkhi hükümleri öğrenmiş bir insanım.
Gönüllü olarak bunları insanlara anlatmaya çalışıyorum.
Beni bu çerçevenin dışına çıkarırsan o zaman beni sıkıntıya sokmuş olursun. Ben