​"Bir minimalist gözüyle bakmalı hayata; az eşya, az insan, çokça huzur ve alabildiğine gökyüzü..." nurseetc
Neden yetmez insana bir insan?
"Hayatta asıl önemli şey, istediğini almak değildir; aldıktan sonra da onu hâlâ istemektir." Şu zamanda hızla tüketilmeyen ve kıymeti bilinen nedir diye sorsam size, eminim birçoğunuz bu soruya cevap vermekte zorlanır. Sahi ne kadar sürüyor yeni aldığınız bir eşyaya doyum süreniz? Ne kadar zaman içerisinde heyecanınızı kaybedip bıkıyorsunuz? Peki, ne kadar zaman sonra yenisini almak için fırsat kolluyor, hayaller kuruyorsunuz? Tabii ki konumuz burada eşyalar ve onlara bağlılık değil. Konumuz insanlar. Çabuk tüketilen ancak bir eşya kadar değer verilen ve daha haftasını, ayını, yılını doldurmada gözden düşürülen, önceliğini kaybeden insanlar. Evet, günümüzde ilişkiler yoğun yaşanıyor ama çabuk sonlanıyor.
Duygu ve Düşünce
Etimoloji Defteri
Mücellit Nedir ?
. 🌟🌷🕋🌷🌷🕋 Bazı zatlar diyorlar ki: ➖➖➖➖➖➖➖➖ Eğer insanlar evlerinde bulunan eşyaların tesbihlerini duysalardı, kendilerinden geçerlerdi. Kapılar, pencereler, tavanlar, lambalar, halılar, hepsi Allah'ı tesbih ediyor, sadece insan etmiyor. Ey insan! Asıl ahsen-i takvim (en güzel şekil) üzere sen yaratıldın. Bu tesbihleri sen edecekken kapı, pencere bütün eşya Allah'ı tesbih ediyor. Sen ise o Allah'ı tesbih etmekten gafilsin... 𝑴𝒂𝒉𝒎𝒖𝒅 𝑬𝒇𝒆𝒏𝒅𝒊 𝑯𝒂𝒛𝒓𝒆𝒕𝒍𝒆𝒓𝒊 (𝑲𝒖𝒅𝒅𝒊𝒔𝒆 𝑺𝒊𝒓𝒓𝒖𝒉û)🌺
Din İslam
Velvele çok, icraat yok !
Bugünkü mevzumuz, hayatta "bir şey" olamamanın sancısı ile arz-ı endam edenlerin velvelesi... Bunlar her devirde insanın içini şişiren, enerjisini sömüren öylesi bir güruh... "Lafa gelince mangalda kül bırakmayan, işe gelince ortalıkta gözükmeyenler" kulübü. Hayatı sadece bir "tribün seyircisi" gibi yaşayıp, sahadakilere sürekli taktik vermeye, kusur bulmaya bayılırlar. Değişime, gelişime zerre katkıları olmadığı gibi, yapıcı tek bir fikir ürettikleri de görülmemiştir. "Velvele çok, icraat yok !" Bu profilin değişmeyen özelliği: Geçmişi (cemaziyülevveli)...Vitrin süsü olmak, parlatılmış boş bir imaj, hep "mış gibi" yapmak. Bugünü...Sürekli bir mağduriyet dili, her şeyden ve herkesten şikayet etme konforu, kronik memnuniyetsizlik. Geleceğe katkısı ise...Koca bir sıfır. Çünkü üretmek emek ister, risk almayı gerektirir; şikayet etmek ise bedavadır. "Kendi ışığına güvenen, başkasının parlamasından rahatsız olmaz." derler. Bunlar kendi ışıklarını yakamadıkları için, sürekli karanlıktan şikayet edip dururlar. Dünden bugüne bir arpa boyu yol alamamalarının sebebi de tam olarak bu: "Aynaya bakmak yerine hep başkalarını parmakla göstermek". Ne yazık ki çeneye verilen kuvvet, beyne ve ele verilmediği sürece bu vızıltı hiç bitmez. Mevzuya manzum uslüp ile devam edelim... ★ BOŞ KUBBENİN YANKILARI Anlayamıyorum ! Mazisinde de sadece vitrinde olma çabasından öte bir şey yapmamışları... Güne dair de; varsa yoksa sızlanma, şikâyetlenme, memnuniyetsizlik... Ya Hu, dünden bugüne hiç mi arpa boyu yol almaz insan... Yumurta vermez tavukların gıdak-gıdak velvelesi, Bal yapmaz arıların vızı-vızıl vızıltısı ! Eli iş tutmaz, dişe dokunur iş yapmaz, fikir üretmez, çeneye kuvvet... Bir ömür şikayet ettiğin mevzularda ne yaptın diye sorsan, cevap kallavi... Cemaziyyül-evvelini de
EVLENİYOR MUSUN? Bizim Cerrahpaşa Tıp Fakültesi’nde ağzı biraz bozuk hocamız vardı. Bir gün derste, hiç beklemediğimiz bir yerde sözü evliliğe getirdi ve dedi ki: “Evleneceğiniz kadında üç şeye bakın: bileği, çekmecesi ve annesi.” Gençtik. Önce güldük, sonra şaşırdık. Bilek ne alaka, çekmece ne alaka, anne ne alaka? Meğer adam, bir cümlenin içine bir medeniyetin evlilik terazisini koymuş. Bilek dediği yalnız kemik inceliği değildi. Zarafetti. İnsanın hareketine sinmiş ölçüydü. Bir bardağı tutuşunda, bir çocuğun başını okşayışında, sofraya ekmek koyuşunda belli olan o ince kadınlık hâliydi. Çekmece dediği yalnız eşya düzeni değildi. İç dünyanın aynasıydı. Dağınık bir çekmece bazen dağınık bir ruhun, titiz bir çekmece bazen emanet bilen bir kalbin işaretidir. Çünkü insan evvela küçük şeylerde belli olur. Büyük laflar herkeste vardır; asıl insan, mendilini nereye koyduğunda anlaşılır. Anne dediği de yalnız genetik değildi. Zamanın insanda neyi büyüttüğüne bakmaktı. Güzellik yaşlanınca hırsa mı dönmüş, huya mı? Yüz çizgileri merhametle mi derinleşmiş, öfkeyle mi? Bir kadın annesine benzeyebilir; bazen yüzüyle, bazen sesiyle, bazen de kırıldığı yerde verdiği tepkiyle. Ben de bugün o hocanın sözüne birkaç şey eklemek isterim. Evvela kadına değil, kendine bak. Sen yurt tutacak adam mısın? Yuva kurmakla ev açmayı aynı şey sanmıyor musun? Belâ gelince kapının eşiğinde duracak mısın, yoksa ilk rüzgârda savrulacak mısın? Fakirlik, hastalık, borç, dert, gurbet, kırgınlık geldiğinde o evin direği olabilir misin? Çünkü evlilik yalnız sevda treni değildir. Evlilik biraz da nöbettir. Birbirinin uykusuna, hastalığına, suskunluğuna, yaşlanmasına nöbet tutmaktır. Sonra karşındakine bak. Kavga ve gürültü içinde büyümüş bir kalp mi getiriyor sana? Eğer öyleyse, o evin yankısı
Adam bir gece namaz kılmak için seccadesini serer. Namazını bitirdikten sonra şöyle bir duada bulunur: “Ya Rabbi! Şu vakitte bir çok kimse uyudu, birçoğu sevdiğine gitti, ben de sana geldim, çünkü benim sevdiğim sensin.” Sonra zikre başladı ve seccade üzerinde zikrederken uyuyakaldı. Bir hırsız girdi evine biraz sonra, bakındı sağına soluna, oldukça az ve eski eşyaların olduğu fakir birinin eviymiş bu ev diye düşündü. Ama birkaç parça eşya almadan çıkmak olmaz diye düşündü. Torbasına doldurduğu birkaç parça eşya ile tam evden çıkacakken bir de baktı ki kapı yok! Az önce girdiği kapı hiçbir yerde yoktu, her yer duvardı. Aldıklarını bıraktı ve tekrar çevresine baktı, kapı orada duruyordu. Tekrar torbasına doldurdu eşyaları ve tekrar baktı ki kapı yine yok! Bu işlemi tam 3 kez tekrarladı. Tam o esnada duvarlar dalga dalga yarılarak dedi ki: “Ey hırsız!.. Seven uyudu ama sevilen uyumadı.”
1000Kitap