Tren o istasyonda bir dakika duruyordu.
Gelirken gece geçmiştik; bu sefer ikindiden epey sonraydı.
Frenlerin gıcırtısı kesilmeden pencereyi açtım: İlerideki vagonlardan birisine heybeli ve sepetli bir köylü bindi. Onun hayatını ve geldiği yeri bilmek isterdim. Köy, bir kaç kilometre ilerideki tepenin ardında olmalıydı. Bu, şu berbat yolun orada kayboluşundan belli.
Lokomotifin yanında duran lâcivert elbiseli memur, su buharları içinde, rüyada gibi görünüyordu. İstasyonda ne başka bir insan, ne de bir eşya vardı. Görünürlerde ağaç da yoktu. Şu, karşımdaki çamlar müstesna. Saydım; tam yirmi altı tane idiler: İnce, fakat çok yüksek ve koyu yeşil renkli yirmi altı çam ağacı. Dalları tâ yukarıdan başlıyor ve böylece kümenin altında ferah, sâkin ve rüyalı bir kıt'a meydana geliyordu.
Bir yaz ikindisi orada oturmak, uzakları ve uzaktakileri düşünmek hoş olmalıydı.
Düdük öttü. İleride, katar şefine selâm duran istasyon memuru, lokomotifin büsbütün salıverdiği su buharları içinde büsbütün hayalleşti. Tren ağır ağır yürüdü. Çamlar geriye doğru kaydı. Tek katlı, uzun istasyon binası bize doğru ilerledi.
Evvelâ, açık duran bir kapı; içeride masa, manipleler, şeritler; bir soba.. sonra, ince ve mor tel örgülü bir pencere, bir pencere daha ve.. sen.
Sen o pencerede idin:
Odana sızan donuk ikindi aydınlığında beliren yalnız sendin; yalnız senin saçların, güzel yüzün, omuzların.. işte o kadar. Geri taraf koyu kurşunî bir karanlığın sınırsız boşluğu içinde ve asırlarca ötede kaybolup gitmişti.de büsbütün hayalleşti. Tren ağır ağır yürüdü. Çamlar ge-riye doğru kaydı. Tek katlı, uzun istasyon binası bize doğ-ru ilerledi.
Evvelâ, açık duran bir kapı; içeride masa, manipleler, şe-ritler; bir soba.. sonra, ince ve mor tel örgülü bir pencere, bir pencere daha ve.. sen.
Sen o