Mektubun Var
Mektuplu yıllar, mazinin tozlu raflarında kaldı artık. O yıllar çok daha güzel, anlamlı ve bir o kadar da özeldi. Evet, zorluklar vardı; imkânlar kısıtlıydı, ulaşım zordu. Elbette her devrin kendine has zorlukları da kolaylıkları da vardır. Konumuz bu değil; mektuplu yıllara bir yolculuk yapmak istiyorum. ​Mektup yazmak, sadece kelimeleri bir araya getirmekten ibaret değildi; kalbî duyguların, düşüncelerin ve özlemlerin kağıda dökülmesiydi. Elle yazmak bir emek ve özveri gerektiriyordu; kalem mübarekti çünkü. Duyguları ifade etmenin en zarif aracıydı. Dolma kalemle yazmak, yazının ruhunu besleyen bir özenin göstergesiydi. Bu, mektuba ve yazıya kalben önem vermekti.​ Mektupların içinde zarafet vardı; çiçek desenli mektup kâğıtları, her biri farklı bir hikâyeye ev sahipliği yapardı. Öyle ki güzel kokulu mektup kağıtları bile vardı. Kokulu mektup kağıtlarını seçmek, mektup gönderdiğimiz kişiyi ne kadar sevdiğimizi ve önemsediğimizi gösterirdi. Mektupların üzerine yapıştırılan pullar da o anın değerini artıran önemli detaylardı. Posta pulları belki de yıllarca arşivde saklanırdı; çünkü her bir pul, uzak bir yerden gelen bir özlemin ifadesini simgeliyordu. Özenle seçilmiş zarflar ise mektupta yazılan duyguların ne kadar kıymetli olduğunu gösterirdi. ​Mektubu postaya vermek için sarf edilen zaman ve emek, sadece bir zarfın kapatılması ve bir kutuya atılmasıyla sınırlı değildi. O zarf, kalbî duygularınızı sevdiğinize ulaştıracak bir köprüydü. Sonrasında günlerce gelecek cevabı beklemek; bir o kadar da heyecan dolu bir süreçti. Her an, o mektubun alıcısının eline geçmesini ve duygularınızın karşılık bulmasını hayal etmekle geçerdi. Her gün, bir umut ve merakla doluydu. ​Zamanla gelişen teknolojiyle birlikte her şey hızlandı. Dijital çağın hızı, mektupların getirdiği
Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,
1000Kitap
Ters Köşe Final Sevenler Buraya!
Bazı hikâyeler tam tahmin ettiğin gibi ilerler. Bazılarıysa son sayfada tüm bildiklerini sorgulatır. 🤯 Ters köşeleri seviyorsan, seni sonuna kadar merakta bırakacak 3 kitap önerisini keşfetmeye hazır ol!
Sende Evde Kaldın
Antropologlar der ki, insan toplulukları hayatta kalma ve üreme üzerine kuruludur. Evet, biyolojik bir gerçek bu. Ama biz artık mağara devrinde yaşamıyoruz. Modern dünyada birey, kendi anlamını yaratma hakkını kazandı. Yine de kolektif bilinçaltımız hâlâ “evlen, yuva kur, çocuk yap” komutunu tekrar tekrar fısıldıyor. Özellikle kadınlara. Çünkü tarih boyunca kadının değeri, doğurganlığı ve ev içi rolü üzerinden ölçüldü.Psikoloji bunu “sosyal rol teorisi” ile açıklıyor. Toplum bize roller biçiyor ve biz de o rollere uymazsak dışlanma korkusu yaşıyoruz. Karen Horney’in “nevrotik ihtiyaçlar” kavramı burada devreye giriyor: Sevgi, kabul görme ve aidiyet ihtiyacı o kadar güçlü ki, insanlar mutsuz bir evliliğe razı oluyor, yalnız kalmaktansa. Oysa Carl Jung’un “bireyleşme” süreci tam tersi bir yolculuk öneriyor: Maskeleri atmak, kendi gölgemizle yüzleşmek ve gerçek benliğimize ulaşmak. Evlilik bu yolculuğun bir durağı olabilir, ama kesinlikle istasyonu değil.Felsefeye bakalım. Aristoteles “eudaimonia” der; yani “güzel yaşam”, erdemli bir hayat sürmek ve potansiyelini gerçekleştirmek. Epiktetos gibi Stoacılar der ki, mutluluk dış şartlara bağlı değildir; içimizde, seçimlerimizdedir. Sartre ise varoluşçu bir çığlık atar: “Varoluş özden önce gelir.” Yani sen önce varsın, sonra ne yapacağına karar verirsin. Evlilik bir tercih olabilir, ama zorunluluk değil. Zorunluluk haline getirildiğinde ise özgürlüğün katili olur.Düşünün: Nobel ödüllü bir bilim insanı, uluslararası arenada konuşmalar yapan bir lider, kitapları onlarca dile çevrilmiş bir yazar… Ve bir teyze, çayını yudumlarken “Kızım, sen de evde kaldın” diyor. O kadının umurunda mı gerçekten?Bence değil. Çünkü o kadın çoktan Maslow’un ihtiyaçlar hiyerarşisinin en tepesine, “kendini gerçekleştirme” basamağına tırmanmış. O,
Annenizi merkezden uzaklaştırın. Sizden onu sevmeyi bırakmanızı istemiyorum. Sizden, doğmadan önce yazdığı bir senaryoya göre yaşamayı bırakmanızı istiyorum. Onun korkuları. Onun hayal kırıklıkları. Yaşanmamış hayatı. İyi bir kız, iyi bir kadın, iyi bir gelecek tanımı. Bazılarınız otuz yaşında ve hala annenizin onaylayıp onaylamayacağına göre kararlar veriyor. Bazılarınız hala onun kabul edebileceği versiyonunuza uymak için kendinizi küçültüyor. Bazılarınız hala ona kızgın ve öfkenin sadece bir tür merkezleme olduğunu fark etmiyor. O hala referans noktası. İsyan ederken bile, onun etrafında dönüyorsunuz. Onu merkezden uzaklaştırın. O, elindekiyle elinden gelenin en iyisini yapan bir kadın. Bu onu hayatınızın yazarı yapmaz. Yazar sizsiniz. Anlamayabileceği bir şey yazın. Bu ihanet değil. Bu yetişkinliktir. Toplumun beklentilerini merkezden uzaklaştırmak. Zaman çizelgesi. Dönüm noktaları. Size şu ana kadar ne yapmış olmanız gerektiğini söyleyen görünmez müfredat. Yirmi iki yaşında üniversite diploması. Yirmi sekiz yaşında evlilik. Otuz yaşında ilk çocuk. Ev. Terfi. İstediğiniz şeylerin, istediğiniz sırayla istenmesi gerekenler. BU LİSTEYİ KİM YAZDI? Sırasız yaşanmış bir hayatın başarısız bir hayat olduğuna kim karar verdi? Kendinizi artık var olmayan bir dünya ve asla siz olmayan bir kadın için tasarlanmış bir programa göre ölçüyorsunuz. Odak noktasını değiştirin. Hayatınız gecikmiş değil. Geride kalmış da değil. Tam olarak kendi akışında ilerliyor. Ve bu sürecin güzel olup olmadığına karar verecek tek kişi SİZSİNİZ. Yaşı merkezden uzaklaştır. Panik. Geri sayım. Kadınlara değerinin bir son kullanma tarihi olduğu öğretiliyor. Yirmi beş yaşından sonraki her doğum günü bir kayıp. Saat bir silah. Kadınların, seçilme şanslarının azaldığından korktukları için istemedikleri
Substack
Bugün olduğun kişi, çocukken hayalini kurduğun kişi mi ?
Manavgat'taki son günlerim... Evdeki yalnızlık o kadar derin ve sessiz ki evin içinde yürürken duvarlarla konuşmaya başladım bugün. İnsan bazen sessizliğin de bir ağırlığı olduğunu unutuyor. Oysa sessizlik de taşınırmış meğer; omuzlarda, göz kapaklarında, gecenin tam ortasında insanı uykusundan uyandıran düşüncelerde... Bu evin içinde günlerdir yalnızım ama ilk kez bu kadar yalnız hissettim kendimi.Bu akşam güneş yavaş yavaş odanın içinden çekilirken gölgem duvara vurdu. Her zamanki gibi peşimdeydi. Ama ilk kez bana ait değilmiş gibi duruyordu. Sanki yıllardır sustuğu her şeyi söylemek için bekliyormuş gibi... "Aşkın..." dedi. Sesinde garip bir yorgunluk vardı. "Ne oldu?" "Seni bir yere götüreceğim." "Nereye?" "Kendine." Bu cevabı duyunca istemsizce güldüm. Çünkü insan kendinden kaçmak için ömrünü harcıyor da sonunda yine kendine varıyor. Ama bu kez güldüğüm şeyin içinde huzur yoktu. Daha çok, yıllardır aynı yerde dönüp durduğunu fark eden bir yolcunun yorgunluğu vardı. Gölgem konuşmadı.Sadece elini uzattı. Sonra birden ev kayboldu. Ve kendimi bir çocuğun karşısında buldum. Yaz güneşi vuruyordu yüzüne. Dizlerinde toz vardı. Ellerinde küçücük yaralar... Koşuyordu. Yorulana kadar koşuyor, düşünce ağlıyor, ağlaması bitince yeniden ayağa kalkıyordu. Hayat ona henüz yenilgiyi öğretmemişti. Kalbinin üzerine henüz hiçbir ağırlık bırakılmamıştı. İnsanların söyledikleri sözlerin bazen yıllarca insanın içinde yaşayabileceğini bilmiyordu. Bir gün sevmenin acıtacağını da bilmiyordu. Bir gün kendisini anlatmak için onlarca cümle kurup yine de anlaşılamayacağını da... Sadece gülüyordu.Öyle içten gülüyordu ki gözlerim doldu. Gölgem yanıma geldi. "Bak ona." Bakıyorum zaten.
Bir Su Sesinin Yanında Sabah, henüz adını söylememişti dünya. Bir söğüdün gölgesinde zaman sessizce oturuyordu. Çimenlerin üzerinde geceden kalmış birkaç damla, bir serçe, ve rüzgârın avucunda gezinen ince bir serinlik vardı. Ben dere kenarında durmuştum. Su ağır akıyordu. Hiçbir yere yetişmeyen şeylerin kendine özgü bir huzuru vardır. Uzakta bir ev görünüyordu. Penceresi açıktı. İçeriden çıkan ışık baharın elinden tutup bahçeye inmişti. Bir yaprak düştü. Yeryüzü usulca eğildi. Toz hafifçe yükseldi, sonra her şey yeniden yerini buldu. Öğle vakti
1000Kitap