Ayrıca Hz. Hüseyin, tasavvufi gelenekte gönül ya da ruhu temsil ederken Yezid, nefsi temsil etmektedir. Bu boyutlarıyla Kerbelâ, gerek dünya üzerinde gerekse içimizde her gün yeniden yaşanmaktadır.
Hz. Ali gibi neredeyse tüm Ehl-i Beyt soyunun bütün dönemlerde katledilmeleri, özellikle Hz. Hüseyin ve yakınlarının, İslam Halifesi Yezid bin Muaviye tarafından Kerbelâ’da katledilmesi, birçok açıdan önemli dersler vermektedir. Bu olay, tarihte bir kez daha zalimin kazandığını göstermekte, ayrıca dinin eskisi gibi zalimlerin eline geçtiğinin , Hz. Muhammed’in kutlu emaneti olan ailesini katleden zihniyetin ileriki dönemlerde de nasıl bir dinî anlayışı gerçek din diye dayatacağının ipuçlarını vermektedir.
Kemale ulaştıran bu süreç elbette zorlu bir yolculuktur. Bu yolculukta ikrar çok önemlidir, verilen ikrar yalnız dille söz vermek değil gönülden bağlanmaktır. “Öl ikrar verme, öl ikrarından dönme” denilir ve bu yola çıkacaklar, Pir Sultan’ın uyardığı gibi en baştan uyarılır:
Dervişlik ulu dernektir
Görene büyük örnektir
Yensiz yakasız gömlektir
Giyemezsin demedim mi?
Mesele fahişelerin kökünün kazınıp kazınmayacağı değil, zira bunun olamayacağını herkes biliyordu, fahişelerin arz ettiği sağlık tehditlerinin nasıl kontrol edileceğiydi. Avrupa’da ve kısa bir süreliğine ABD’de bunun anlamı fahişeliği belli ölçülerde yasallaştırmak ve onları yorucu tıbbi müdahalelere tabi tutmak demekti. Bu çabaların riyakarca olduğunu söylemekte bir sakınca yoktur. Çünkü devletin kamu sağlığı düzenlemesinin hedefi zührevi hastalık taşıyan erkekler değil alt sınıftan kadınlardı her zaman. Yoksul bir kızın veya kadının bir komşusu tarafından ihbar edilmesi, fahişe diye yaftalanıp tıbbi testlere tabi tutulmasına yeterken müşteriler hiçbir şekilde tehlikeyle karşılaşmıyordu. Erkeklerin hafif meşrepliğini normal bir dürtü kadınların fahişeliğini ise bir kamu sağlığı tehdidi olarak gören bu çifte standart, hayatın kabul edilmiş bir gerçeğiydi.