Fısıldayan, eski düşlerle ağırlaşmış bütün o anılardan elinde olmadan korkuyordu insan; bu düşler günün aydınlığın gerçekliği içinde yollarını bulamıyor, fark etmeden her yana olağandışı ışıklar serpiştiriyorlardı - solgun, mistik ışık serpintileri.
Anne toprağı, üzerinde en çeşitli şeylerin bir arada yetişip gelişebildiği verimli bir toprak olmalıydı, ama üzerinde büyük bir sevgi güneşinin bereketini yaydığı bu narin ot bahçesiyle başa çıkabilmek zaman zaman epey çaba gerektiriyordu mutlaka.
Ben de, içeride, loş apartman girişinde durarak kulak kabarttım; karanlıkta silinip giden o iki sesi dinliyordum hâlâ; sanki bana uzun bir masal, aslında yeni bir masal anlatıyorlardı; benim onunkinden çok daha ince, neşeli, neredeyse taşkın sesim, sonra onun boğuk, tereddütlü sesi; içinde öylesine çok şey barındıran, gündelik sözcüklerin altından öylesine tuhaf çoklukta şey anlatan ve bu alt tınıyla sözcüklerin içini resmen boşaltan ve anlamsızlaştıran sesi.