Ilık bir bahar gününde, kenarları yenmiş tırnaklar, unutmak unutmak unutmak için gün boyu elinden düşürmediğin deterjanlı bezler yüzünden tahriş olmuş parmaklar, bir türlü nereye koyacağını bilemediğin bir el, konuşurken titremesine engel olamadığın bir ses, geceleri her tıkırtıya korkuyla dönülen bir kulak, yutkunup duran bir boğaz, içine kimseyi alamadığın kederle inip kalkan bir göğüs boşluğu, evin içinde bir o yana bir bu yana dönerken arada bir kendi kendine konuştuğunu fark edip korktuğun bir ağız, kısaltmak için can atmana rağmen benim sevmediğimi hatırlayıp kestirmekten vazgeçtiğin saçlar, eski bir şarkının tam ortasında birdenbire nemlenen gözler, bir filmin ya da romanın sonuna doğru kapanmaya başlayan kirpikler, gündüzleri dik tutmak için bin kere gerinip geceleri iki büklüm olan bir sırt, karnına çektiğin yorgun bacaklar, bir bebeğin dudaklarına tutamayacağın bir göğüs ucu, hiç yarılmayacak bir karın ve içine bir türlü sığamadığın bir dünya ağrısı bıraktığım o rüya için üzgünüm.
Yaptığı şeyler için hiçbir zaman esaslı bir gerekçesi olmadı zaten. Hayat sanki onun için, istediğinde esen istediğinde duran, yerle gök arasında bir yerde salınan tuhaf bir rüzgârdan ibaretti.
Ama zamanın herkesten eksilttiklerini, bir şeylerin hep yarım kalacağını; yıllar önce şefkatle tutulan bir elin, sevgiyle, adeta tutkuyla bakan o gözlerdeki ışıltının eskisi gibi olmayacağını da peşinen kabul etmek gerekiyordu ve galiba hepsinden öte en çok bu ihtimalden korkuyordum.