Puan vermedi·432 syf.··
2026 64. kitabı
ÖLÜ KUŞLARIN SESSİZLİĞİ . " Zamanla geçen şey acı değil çünkü. Geçen tek şey zaman. Acı olduğu gibi duruyor, sadece sen onunla yaşamaya alışıyorsun bir süre sonra, o kadar. " . Ölü Kuşların Sessizliği, Başak Sayan kalemiyle tanışma kitabım oldu. Böylesi derin ve ince düşünülmüş hesaplarla bir kurgu beklemezken, başta Nigahtar olmak üzere diğer kitaplarını da listeme ekledim. Bir cam kadar kırılgan ruhunun bu acımasız dünyaya katlanabilmesinin yegane sebebi Emre olan Nazlı, hayatı boyunca en yakın arkadaşı olan ve tuhaflıklarını hoş karşılayan tek insan Evrim'in aşkıyla evlenmişti. İyi giden evlilikleri son aylarda biraz sekteye uğrasa da neyse ki toparlamışlardı. Nazlı, o öğleden sonra kalktığında bu kadar saat uyumuş olmasının şaşkınlığı bir yana kocasına da ulaşamıyordu. Yine üniversiteden çıkıp Dragos da kalmış olmalıydı. Birden mutfak dolaplarının açık olması, ilk defa gördüğü eşarp ve evdeki Nazlı ile Emre'nin sessizliği dikkatini çekti. Yanlarına gittiğinde ise kuzgunlarının sessizliği yaşlarının akmasına engel olamadı. O anda çalan kapı zili, ardı arkası kesilmeyen imkansızlıkların başlangıcıydı. Komiser Mehmet Ali, acı gerçeği söylediğinde etraf kararmış ve gözünü Lapis Hastanesinde açmıştı. Eşi intihar etmiş dense de araştırmalar cinayeti işaret edıyordu. Mehmet Ali geçmişteki gözleri gördüğü Nazlı'da, zaman kayıplarını Zeynep doktordan öğrenmiş, hemşire Ferhan ile de büyük şoku yaşamıştı. Peki Özlem komiser ile birlikte olayları çözüp gerçek katili bulabilecekler miydi? Alef Hoca ile yaptıkları konuşmalar ve sarkacın salınımı yasası, kan kadar kırmızı yakut taşlı pırlanta yüzük, eşinin hiç çıkarmadığı bulunamayan rolex saat, kırmızı eşarp, iki tarafında aileden gelen travmaları ve kuzgun kuşlar... Polisiye-gerilim romanı gibi görünen fakat sayfalar
Ölü Kuşların SessizliğiBaşak Sayan · İthaki Yayınları · 2026906 okunma
Puan vermedi·408 syf.··
Beğendi
·
2026 2. kitabı
·
8 günde okudu
·
Okunma: 22 Şubat 2026 21:31
Bu kitapla tanışmam merakla oldu. Başlığı zaten başlı başına bir iddia içeriyor: “Gençliğin imanını sorularla çaldılar.” Daha kapağı kapatmadan zihinde bir tartışma başlatıyor. Gerçekten sorular iman çalar mı, yoksa doğru cevaplar bulunmadığında mı iman zedelenir? Kitap tamamen soru-cevap formatında ilerliyor. Özellikle gençlerin aklına gelebilecek; Allah’ın varlığı, kader, evrim, bilim-din ilişkisi, ahiret, ibadetlerin hikmeti gibi konular ele alınmış. Günlük hayatta duyulabilecek türden sorular seçilmiş olması kitabı akıcı kılıyor. Sanki bir genç karşısına geçmiş de tüm itirazlarını sıralıyor, yazar da tek tek cevaplıyor gibi bir atmosfer var. En güçlü tarafı, cesur olması. Kaçmadan, dolandırmadan, direkt cevap vermeye çalışıyor. Dili sade ve anlaşılır. Özellikle dini bilgisi sınırlı ama merakı olan gençler için bir başlangıç kitabı olabilir. Moral verici bir tarafı da var; şüphe yaşayan okuyucuya “yalnız değilsin” mesajı veriyor. Ancak kitabı okurken şunu da hissettim: Üslup zaman zaman sertleşiyor ve savunmacı bir tona bürünüyor. Daha akademik veya farklı görüşleri de görmek isteyen biri için tek taraflı kalabilir. Bilimsel meselelerde derin analiz bekleyenler tatmin olmayabilir. Kitap daha çok imanî bir duruşu güçlendirmeye odaklanmış; tartışma zemini sunmuyor. Benim için en dikkat çekici kısmı şu oldu: Soruların kendisinden korkulmaması gerektiği gerçeği. Aslında mesele soru değil; cevapsız bırakılan sorular. Bu açıdan kitap, özellikle genç yaşta zihni karışanlar için bir “ilk savunma kalkanı” niteliğinde. Genel olarak; inancını pekiştirmek isteyen, temel sorulara net cevaplar arayan okuyucular için okunabilir bir eser. Daha eleştirel ve çok yönlü bir perspektif arayanlar ise farklı kaynaklarla birlikte okumalı. Puanım: 7/10
Gençliğin İmanını Sorularla ÇaldılarEmine Şenlikoğlu · Mektup Yayınları · 20102,009 okunma
Reklam
Yeni ateistler ne diyor ? Nerede hata yapıyor
Puan vermedi
1. Bilimin Sınır İhlali: Bilimcilik (Scientism) Modern dönemde, özellikle "Yeni-Ateist" çevreler tarafından bilim, kendi sınırlarının dışına taşırılmaktadır. Felsefi, ahlaki ve ideolojik iddialar bilimin otoritesi arkasına saklanarak meşrulaştırılmaktadır. Bu durum bilimi yüceltmek yerine ona zarar verir. Dönüşüm: Bilim, doğayı açıklayan bir yöntem olmaktan çıkarılıp; toplumu kurtaracak bir seküler din ve ahlaki bir rehber haline getirilmiştir. Sorun: Bilim; ahlak, siyaset ve anlam gibi "sessiz kalması gereken" alanlarda zorla konuşturulmaktadır. Bilim insanlarının kişisel dünya görüşleri, sanki laboratuvarda kanıtlanmış birer "bilimsel gerçek" gibi sunulmaktadır. 2. Yeni-Ateizmin İndirgemeci Tezleri Yeni-ateist söylem, Bilgili’ye göre şu üç sacayağı üzerine kuruludur ve üçü de sorunludur: Tarihsel Hata: Bilim ve dinin tarih boyunca zorunlu bir çatışma içinde olduğu iddiası (Oysa Newton, Kepler, Mendel gibi öncüler dindardı ve çalışmalarını bu inançla temellendiriyorlardı). Felsefi Hata: Bilimin rasyonel, dinin ise tamamen irrasyonel olduğu savunusu. Sosyolojik Hata: Bilim ilerledikçe dine duyulan ihtiyacın tamamen ortadan kalkacağı varsayımı. 3. "Olan" ve "Olması Gereken" Ayrımı (Hume’un Giyotini) Bilim normatif değildir. Bilim: "Nedir?" ve "Nasıl çalışır?" sorularına odaklanır. Doğa olaylarını açıklar. Yeni-Ateizm: Bilime "Ne yapmalıyız?" sorusunu sordurmaya çalışır. Oysa bilimden bir ahlak yasası veya hayat amacı türetmek, bilimin doğasına aykırıdır. 4. Bilimin Gizli Kabulleri: İnançsız Bilim Mümkün mü? Sanılanın aksine bilim, "hiçbir şeye inanmadan" yola çıkmaz. Bilimi mümkün kılan ve bilimsel yöntemle ispatlanamayan felsefi ön kabuller vardır: Doğada rasyonel ve keşfedilebilir bir düzen olduğu varsayımı. Doğa yasalarının evrensel ve değişmez olduğu
Bilim Ne Değildir?Alper Bilgili · Doğu Kitabevi · 2017461 okunma
Nietzsche Ağladığında Uzun ve Eleştirel Bir Kitap Analizi
Puan vermedi·416 syf.··
2025 64. kitabı
·
26 saatte okudu
·
Okunma: 23 Aralık 2025 14:40
1. Giriş: Bir Roman mı, Bir Psikoterapi Deneyi mi? Irvin D. Yalom’un Nietzsche Ağladığında adlı eseri, yüzeyde Nietzsche ile Josef Breuer arasında geçen kurgusal bir karşılaşmayı anlatan bir roman gibi görünür. Ancak kitap ilerledikçe, bunun klasik anlamda bir roman olmadığı açıkça hissedilir. Metin; roman, felsefi diyalog, psikolojik vaka incelemesi ve psikanalitik spekülasyon arasında gidip gelen melez bir yapıdadır. Bu melezlik, kitabın hem en güçlü hem de en zayıf yönüdür. Çünkü Yalom, edebi anlatıdan çok psikoterapötik düşünceyi edebiyat aracılığıyla aktarmak ister. Bu da romanın ritmini, yoğunluğunu ve estetik bütünlüğünü ciddi biçimde zedeler. 2. Yazım Stili ve Yapısal Sorunlar: Gereksiz Uzunluk ve İç Monolog Aşırılığı Kitabın en temel problemlerinden biri, yazım stilidir. Özellikle Nietzsche ile Breuer arasındaki diyaloglardan sonra gelen uzun iç monologlar, romanın akışını neredeyse durma noktasına getirir. Bir konuşma biter: • Ardından sayfalarca Nietzsche’nin zihninden geçenler, • Sonra Breuer’in çocukluğuna, korkularına, bastırılmış arzularına dönüş, • Ardından yine aynı sahnenin başka bir psikolojik varyasyonu… Bu anlatım biçimi, bir roman için değil, terapi seansı raporu için uygundur. Oysa edebiyatta asıl güç, her düşünceyi anlatmakta değil, neyi anlatmayacağını bilmekte yatar. Yalom bu ayrımı yapamaz. Sonuç olarak: • 2 sayfada anlatılabilecek sahneler 20–30 sayfaya yayılır. • Betimleme değil, tekrarlı zihinsel geviş getirme hâkimdir. • Okur, karakterle derinleşmek yerine metnin ağırlığı altında ezilir. Bu noktada sorun “fazla betimleme” değil; yanlış amaçla yapılan betimlemedir. 3. Gerçek Karakterler, Kurgu Hayatlar: Etik Bir Sınır İhlali Kitabı ilk okuyan birçok kişi gibi, okur başlangıçta Josef Breuer, Lou Andreas-Salomé ve Bertha Pappenheim’ın hayali
Edebiyat
Nietzsche AğladığındaIrvin D. Yalom · Ayrıntı Yayınları · 202469,9bin okunma
Aşk'la sınanan yürekler..
Puan vermedi·528 syf.··
2025 181. kitabı
Bazı hikâyeler vardır, okurken yalnız karakterleri değil, kendi sessizliğini de duyarsın. Emanet Gelin II , işte o türden bir hikâye… Kadınların suskunluğunu, erkeklerin gölgesinde büyüyen acılarını, kaderin önünde eğilmekle direnmek arasında kalmış kalpleri anlatıyor. Şehnaz Haşimoğlu ’nun kalemi yine yürekten, yine keskin. Cümleleri bir hançer gibi acıtıyor ama aynı zamanda o acının içinden ışık sızdırmayı da başarıyor. İlk kitapta başladığımız o sarsıcı yolculuk, bu kitapta daha derinleşiyor. Berçem’in hikâyesi sadece bir kadının değil, birçok kadının sessizliğini temsil ediyor. Bu defa sadece “emanet” değil, aynı zamanda “direniş” var. Yazar, toplumsal baskının gölgesinde kalmış kadınların iç dünyasını, bir gelinin gözlerinden yeniden kuruyor. Sevmenin ne kadar ağır, vazgeçmenin ne kadar asil olduğunu hissettiriyor. Şehnaz Haşimoğlu ’lu duyguyu sade cümlelerle değil; içsel bir yankıyla veriyor. Onun kelimelerinde öfke bile zarif bir hâl alıyor. Her paragraf bir yara gibi açılır, ama sonunda insanın kendine dokunmasını sağlıyor. Okurken bir noktada fark ediyorsun ki; mesele Berçem’in, Barzan’ın, Helin’in hikâyesi değil. Mesele senin içindeki o “susmuş” yanınla yüzleşmen. Çünkü yazar, karakterlerin duygularını sadece anlatmıyor, sana hissettirmeyi başarıyor. Ve sen okudukça, kendi kırık yerlerinle barışmaya başlıyorsun. Kitap, “emanet” olmanın ne demek olduğunu sorgulatıyor: Sevgiyi, güveni, özgürlüğü… Kimi zaman bir gözyaşı kadar sessiz, kimi zaman bir isyan kadar gürültülü. Ama her sayfasında kalbe dokunan bir gerçek var: Kimse kimsenin emaneti olmamalı. Bu kitap, okurun içine sessizce düşen bir taş gibi… Dalga dalga büyüyen duygular bırakıyor ardında. Şehnaz Haşimoğlu , sadece hikâye anlatmıyor; insanın kalbinde yankılanan bir dua yazıyor. Emanet Gelin II , sevmeyi, susmayı ve yeniden doğmayı
Emanet Gelin IIŞehnaz Haşimoğlu · Dokuz Yayınları · 2017788 okunma
Puan vermedi·160 syf.··
2025 10. kitabı
·
6 günde okudu
·
Okunma: 27 Ekim 2025 01:10
Jack London – Ademden Önce İnsanın en derin uykusu bazen kendi geçmişine açılır. Jack London, Ademden Önce’de bizi bilinçaltının en karanlık mağaralarına, içimizde hâlâ nefes alan ilkel insana götürür. Bu roman, yalnızca bir evrim hikâyesi değildir; insanın kendini anlamaya çalışmasının tarihidir. Rüyalarında atalarının yaşamına tanık olan bir adamın gözünden, evrimin taş basamaklarında yürürken aslında kendi içgüdülerimizin yankısını duyarız. Oysa London, bu satırları kaleme aldığında genetik, nöroloji ve insan evrimi hakkındaki bilgiler bugünkü kadar gelişmemişti. Darwin’in izleri hâlâ tazeydi; bilim insanı değil, bir sezgici olarak yazmıştı. Ama işte tam da bu yüzden Ademden Önce büyüleyici: Jack London bilimin açıklayamadığını içsel bir sezgiyle kavrar. Henüz adı konmamış bilinç katmanlarını, ilkel belleğin yankılarını, içgüdülerin genetik izlerini neredeyse “önceden” duyar. “Uygar insan”ın maskesini sıyırıp altındaki çıplak gerçeği gösterir: Biz hâlâ korkan, avlanan, hayatta kalmaya çalışan varlıklarız — sadece beton ormanlarda. Akıl, içgüdü, bilinç ve vahşet… Hepsi aynı bedende, aynı bellekte toplanmış. Ademden Önce bize hatırlatır: İlerlemek bazen unutmaktır — doğayı, köklerimizi, hatta kim olduğumuzu. Belki de insan, evrimin son halkası değil, kendi doğasından kaçan bir canlıdır.
Âdem'den ÖnceJack London · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 202526bin okunma
Reklam
Reklam