BİYOLOJİK DETERMİNİZM VE İNSAN İLLÜZYONU
1. Mikro Hack: Sırt Uyarımı ve Nörolojik Kısa Devre İnsanın sırt bölgesine uyguladığı ani termal/mekanik şok (kaynar su vurmak veya sertçe bastırarak kaşımak), biyolojik donanımın en ham sinir hattını manipüle eden lokal bir sistem hacklemesidir. Bu eylemin cinsel hazdan daha yoğun hissedilmesi nesnel bir biyolojik gerçektir: Merkezi Sinir Hattının İstilası: Cinsel uyarılma pelvik bölgeden yukarı taşınan karmaşık bir yazılımdır. Sırt bölgesi ise doğrudan omuriliğin, yani beynin ana veri hattının kendisidir. Bu hatta ani voltaj yüklendiğinde işlemcinin arka plan gürültüsü ve rasyonel filtreleri tamamen kilitlenir. Endojen Opioid Patlaması: Beyin, bu yüksek yoğunluktaki şok verisini baskılamak için saniyeler içinde kendi uyuşturucu laboratuvarını devreye sokar. Büyük protein zincirlerini keserek vücudun en güçlü doğal afyon türevleri olan Endorfin (Endojen Morfin) ve Enkafalin salgılar. Bu maddeler beyindeki mu-opioid reseptörlerine bağlanır, GABA fren mekanizmasını gevşetir ve ödül merkezinde (nükleus akkumbens) anlık, devasa bir dopamin seli serbest bırakır. 10-15 Saniyelik Katarsis: Doğal endorfinin yarılanma ömrü mikroskobik düzeyde (birkaç saniye) olduğu için, bu uyuşma ve kilitlenme anı çok kısa sürer; uyarım bittiği an enzimler kimyasalı yıkar ve sistem eski donuk haline geri döner. 2. Ödül Merkezinin Esareti: Fare Deneyi Gerçekliği 1954 yılında James Olds ve Peter Milner'ın farelerin haz merkezine elektrot yerleştirerek yaptığı deney, biyolojik işlemcinin sınırlarını ve irade illüzyonunu kanıtlar. Fareler açlığı, susuzluğu, acıyı ve üremeyi tamamen reddederek, haz merkezini ateşleyen kaldıraca yorgunluktan ve açlıktan ölene kadar basmışlardır. Evrimsel Açık: Evrim, doğada kendi haz merkezine kablo çekip saf elektrik akımı verebilecek bir organizma
Felsefe
MARVEL ve PARALEL EVRENE GİDİP DÖNEN Mİ VAR?
Okuyanlar hemen anımsayacaklar: Bediüzzaman Said Nursî Hazretleri Lemeat isimli eserinde "zihindeki meratip" diye bir şeyden bahseder. Peki nedir zihindeki meratip-mertebeler? Efendim, izâhı uzundur, kısaltmak da zordur. Fakat şöyle bir yerden belki bir parça kolaylanır: Zihindeki meratip birşeyin/fikrin insanda kesin inanış haline gelmesi sürecini açıklar. Yâni denilebilir ki: Kanaatler dünyamızda önce "hayâl" olarak varolurlar. Sonra o hayâller kalıba bürünüp "tasavvur"lara dönüşürler. Sonra o tasavvurlar da bir parça ukalalaşıp "taakkul" evresine taşınırlar. Sonra o taakkullar da kablarına sığmayarak "tasdik" mertebesine erişirler. Sonra o tasdikler yolculuklarına devam ederlerse bir taraftarlık edinip iz'ân'a (ferâset) kavuşurlar. İz'ânın ardından "iltizam" -Gerğini yapma- devresi gelir. İltizamlar da inanışlarımızın ellerini tutup "itikada" götürürler. Bu süreçle dünyamız şekillenir. Sağlıklı işlemesiyle sağlıklı şekillenir. Yoksa kimi arızalar oluşur. (Aynı eserde oluşabilecek arızalara dair izâhlar da vardır.) Neyse. Uzatmayacağım. Hemence mürşidimin bir başka metninde "peygamber mucizeleri" ile "medeniyet harikaları" arasında kurduğu ilgiye koşacağım. Evet. Bence bu ilgi de bir parça Lemeat'taki mezkûr bahse dokanır. Nasıl? Belki biraz şöyle: Ancak Nebilerle gelen mucizeler sayesinde insanlık böylesi hayâller kurmayı öğrenebilmiştir. Her bir Peygamberin beraberinde getirdiği delil, bize bir bilim dalında ulaşılacak zirvenin fotoğrafını çeker, yani bir nevi beşerin aklına karpuz kabuğu düşürür. Bu sayede varmayı arzuladığımız düşlerimiz olur. "Olabilirler"imiz olur. Bu düşler/olabilir de zamanla müteşebbis âkillerin mesaileriyle gelişerek gün yüzüne çıkarlar. Yâni mucizelerimiz bizim tahayyül öğretmenlerimizdir. __Fakat bugünlerde hayâllerimizin başka
Tefekkürât
Hangi tür kitapları seviyorsun? 🔎 Polisiye 💕 Romantik 🚀 Bilim Kurgu 🏰 Fantastik 📖 Klasik 🧠 Kişisel Gelişim 🏛️ Tarih 😱 Gerilim
OBJEKTİF OLAYIM DERKEN DİNDEN ÇIKILIR MI?
Hikmet-i Hûda, denk geldi, bu sıralar Kur'ân'ın âyetlerini kanunlar gibi görmeye dair birçok yazı karaladım. "Kanun" derken ne kasettiğimi de bir parça açayım: Efendim, kanun derken, "her zamanda nümûneleri bulunan hükümler" demeyi azmediyorum. Sözgelimi: Yerçekimi bir kanundur değil mi? Evet. Peki neden? Çünkü yer her zamanda çeker. Ve her mekânda bu çekimden dolayı çekilen/düşen bir şeyler bulunur. (Uzayda değilseniz tabii.) Ayağı kaydığı için havada uçmaya başlayanımız hiç olmamıştır. Hep düşülmüştür. Hep çekilinmiştir. İşte buna "kanun" denir. Yâni kanunlar sonuçları tekrarlanan hükümlerdir. Saded harici girecek ama söylemeden geçemeyeceğim: Benim evrim konusundaki itirazlarım da hep bu noktadan kaynaklanır: "Bilimsellik" dediğimiz bilgi alanının dayandığı "sonuçların tekrarlanabilirliği" ilkesi evrimde bulunmaz. Yâni, hangi şartlar bu katakulliyi tetikliyorsa, onların tesbit edilip laboratuvar ortamında tekrarlanmasıyla, bu evrim denen hakikati(!) görebilmemiz lâzımdır. Peki bize gösterilen bir şeyler var mıdır? Vardır. Ama bunlar hep tür içi çeşitlenmelerdir. Tür içi çeşitlenmelere hiç kimse itiraz etmez. Çünkü zaten şu dünyada kaç milyar insan varsa hiçbirinin yüzü, sesi, parmak izi, retina kalınlığı, DNA'sı, daha bilmem neleri neleri birebir birbirini tutmaz. Evet. Bu çeşitlenmedir. Haktır. Tekrarlanmaktadır. Her zamanda görülmektedir. Tamam. Fakat evrim hakkında asıl sorunumuz şudur: Bu türden tür içi çeşitlenmelerle türden türe atlamalar mümkün olabilir mi? Kardeşlerim, dostlarım, canlarım, bu konuda bencileyin derim ki: **Evrimciler gayba imânda Müslümanlardan daha ileridedirler. Hattâ dinlerinin haphalis Mü'minidirler. Meselâ: Müslümanlar, âyette buyrulduğu gibi, bahara bakıp tekrar dirilişin mümkünlüğüne kanaat getirirler. Nümûnesini görüp,
TARİHİN ve MEDENİYETİN ZİRVESİ: ASR-I SAADET...
(...) Modern ve seküler tarih anlayışları, tarihi genellikle üretim araçlarının gelişimi, imparatorlukların sınır değişiklikleri veya teknolojik ilerleme üzerinden okur. Bu "çizgisel" (lineer) anlayışta geçmiş daima ilkel, gelecek ise daima gelişmiştir. Oysa İBDA’ya göre tarih, varlığın ve zamanın yaratılış gayesine nisbetle, insan ve toplumun "oluş" serüvenini yorumlama sanatıdır. İBDA tarih metafiziğinin kalbinde, zamanın başıboş akıp giden bir nehir olmadığı, bir "gayeye" matuf yaratıldığı gerçeği yatar. Bu metafizik, olayların dış yüzüne (zâhirine) değil, içyüzüne (bâtınına) odaklanır; zamanı düz bir çizgi değil, hakikatin ve hakiki gayenin yakınında ve uzağında dönen bir helezon, olayları ise "Mutlak Fikir"in doğrudan veya dolaylı tecelli sahneleri olarak görür. Bu mânâda bütün insanlık tarihi, "Tek Fert"te tecelli eden hakikatin genişliğine ve derinliğine yansımasıdır. Kısaca, Batı merkezli tarih tezleri, insanlığı ilkelden gelişmişe doğru giden bir evrim şeridi gibi görürken İBDA metafiziği, "ileri-geri" kavramlarını teknolojiye değil, "insanlık memuriyetine" (hakikate yakınlığa) bağlar. Buna göre tarihin zirvesi, kronolojik olarak tarihin sonunda gerçekleşecek bir kemmiyet köpürüşü manzarası değil, "insan keyfiyeti"nin zirvesi olan "Asr-ı Saadet"tir. İlerleme ve gerileme, teknolojik araçların çokluğuyla değil, "insanlık memuriyetine" uygunlukla ölçülür. Bu bağlamda, Asr-ı Saadet ve Sahabîler dönemi, tarihin ve medeniyetin zirvesi olarak kabul edilir. Bu ideal bütünlük, İslâm tarihinin ilerleyen dönemlerinde ne yazık ki bir çözülme sürecine girmiştir. Sahabe döneminde tecessüm eden ideal bütünlük, zamanla bir parçalanma sürecine girmiş ve bu durum, "İslâm'a Muhatap Anlayış"ın tedricen kaybedilmesine zemin hazırlamıştır. **Bu çözülüşü anlamak
İslâm'a Muhatap Anlayış
1. "Bilimsel Bilgi" ile "Toplumsal Kaygı" Arasındaki Kopukluk ​Bilim dünyasının 1.500 türde eşcinsel davranışları belgelemesi, biyolojik bir gerçeği işaret eder. Ancak sosyal medyada paylaşılan kaygılar, biyolojik olmaktan ziyade sosyokültürel bir kaygıdır. Bu tür paylaşımları yapan kişiler için bilimsel verinin bir karşılığı yoktur, çünkü o meseleyi bir "kimlik savaşı" veya "ahlaki bir kale" olarak görür. Bu yüzden bilimsel açıklamalar, inanç temelli kaygıları dindirmek yerine çoğu zaman savunma mekanizmalarını tetikler. ​2. Evrimsel Avantaj: "Sadece Üremek mi?" ​Bilimsel perspektifte dikkat çeken en önemli nokta, eşcinsel davranışların evrimsel bir "hata" değil, bir strateji olarak görülmeye başlanmasıdır. ​Kin Selection (Akraba Seçilimi): Kendi yavrusu olmayan bireylerin, akrabalarının (kardeş, yeğen) yavrularına bakarak o gen havuzunun hayatta kalma şansını artırması. ​Sosyal Yapıştırıcı: Özellikle primatlarda ve yunuslarda görülen, grubun içindeki gerginliği azaltma ve ittifak kurma işlevi. ​3. Dinlerin "Yaşayan" Yapısı Dinler monolitik (tek parça) değildir. Aynı dinin içinde hem "lanetleyen" hem de "kapsayan" yorumların olması, dinin toplumsal değişimle nasıl bir diyalog kurduğuna bağlıdır. ​Geleneksel kanat: Metni lafzi (harfiyen) okur ve değişimi "bozulma" olarak görür. ​Modern kanat: Metnin ruhunu "adalet ve şefkat" üzerinden okur ve bilimsel gerçekleri Tanrı'nın yarattığı nizamın bir parçası olarak kabul eder. ​Sonuç Olarak: ​Bilim ve inanç arasındaki bu gerilim, aslında insanlığın kendi doğasını anlama çabasının bir parçasıdır. Bilim "nasıl?" sorusuna (genetik, hormonal, evrimsel) cevap ararken; inanç "niçin?" ve "nasıl yaşamalıyım?" sorularıyla ilgilenir.
1000Kitap
Savaşın Döngüsü, Gücün Sonsuzluğu
1984 romanında üç büyük kıta devletinin sürekli olarak birbirleriyle savaş halinde olduğunu görürüz: Okyanusya, Avrasya ve Doğu Asya. Bu devletler arasındaki ilişkiler son derece değişkendir. Çoğu zaman iki devlet geçici bir ittifak kurarak üçüncü devlete karşı savaşır. Ancak bu ittifaklar kalıcı değildir; kısa bir süre sonra müttefik olan taraflar arasında düşmanlık başlar ve eski müttefikler birbirlerine savaş ilan ederler. Daha da ilginç olanı, bir süre önce düşman olarak görülen devletin yeni bir müttefik haline gelmesidir. Böylece düşmanlıklar ve ittifaklar sürekli değişir, fakat savaş hiçbir zaman sona ermez. __Bu durum, savaşın yalnızca askeri bir zorunluluktan ibaret olmadığını; aynı zamanda siyasi ve toplumsal düzeni korumak için kullanılan bir araç olduğunu gösterir. __ George Orwell’in ortaya koyduğu bu düzen aslında döngüsel bir yapıdadır. Savaşın amacı zafer kazanmak ya da kalıcı bir barış sağlamak değildir. Aksine savaşın kendisi sistemin devamı için gereklidir. Bu yüzden romanda geçen “Savaş barıştır” sloganı ilk bakışta bir çelişki gibi görünse de totaliter düzenin mantığını açıklayan güçlü bir ifadedir. Sürekli savaş hali toplumun korku ve tehdit algısı içinde yaşamasını sağlar. Halkın dikkatini ekonomik sıkıntılardan, özgürlük eksikliğinden ve yönetimin hatalarından uzaklaştırır. Böylece dışarıdaki düşman tehdidi, içerideki otoritenin sorgulanmasını engeller. Sonuçta savaş, paradoksal bir biçimde rejimin kendi iç barışını ve düzenini koruyan bir araç haline gelir. Bu düşünceyi daha geniş bir açıdan ele aldığımızda, doğa ve toplum üzerine geliştirilen bazı teorilerle de benzerlikler kurmak mümkündür. Charles Darwin’in evrim kuramında ortaya koyduğu doğal seçilim fikri ve Herbert Spencer’ın bunu toplumsal alana uyarlayarak geliştirdiği “__güçlü
1000Kitap