(...) Modern ve seküler tarih anlayışları, tarihi genellikle üretim araçlarının gelişimi, imparatorlukların sınır değişiklikleri veya teknolojik ilerleme üzerinden okur. Bu "çizgisel" (lineer) anlayışta geçmiş daima ilkel, gelecek ise daima gelişmiştir.
Oysa İBDA’ya göre tarih, varlığın ve zamanın yaratılış gayesine nisbetle, insan ve toplumun "oluş" serüvenini yorumlama sanatıdır. İBDA tarih metafiziğinin kalbinde, zamanın başıboş akıp giden bir nehir olmadığı, bir "gayeye" matuf yaratıldığı gerçeği yatar. Bu metafizik, olayların dış yüzüne (zâhirine) değil, içyüzüne (bâtınına) odaklanır; zamanı düz bir çizgi değil, hakikatin ve hakiki gayenin yakınında ve uzağında dönen bir helezon, olayları ise "Mutlak Fikir"in doğrudan veya dolaylı tecelli sahneleri olarak görür.
Bu mânâda bütün insanlık tarihi, "Tek Fert"te tecelli eden hakikatin genişliğine ve derinliğine yansımasıdır. Kısaca, Batı merkezli tarih tezleri, insanlığı ilkelden gelişmişe doğru giden bir evrim şeridi gibi görürken İBDA metafiziği, "ileri-geri" kavramlarını teknolojiye değil, "insanlık memuriyetine" (hakikate yakınlığa) bağlar.
Buna göre tarihin zirvesi, kronolojik olarak tarihin sonunda gerçekleşecek bir kemmiyet köpürüşü manzarası değil, "insan keyfiyeti"nin zirvesi olan "Asr-ı Saadet"tir. İlerleme ve gerileme, teknolojik araçların çokluğuyla değil, "insanlık memuriyetine" uygunlukla ölçülür. Bu bağlamda, Asr-ı Saadet ve Sahabîler dönemi, tarihin ve medeniyetin zirvesi olarak kabul edilir.
Bu ideal bütünlük, İslâm tarihinin ilerleyen dönemlerinde ne yazık ki bir çözülme sürecine girmiştir. Sahabe döneminde tecessüm eden ideal bütünlük, zamanla bir parçalanma sürecine girmiş ve bu durum, "İslâm'a Muhatap Anlayış"ın tedricen kaybedilmesine zemin hazırlamıştır.
**Bu çözülüşü anlamak