Çoçuk ve savaş
Puan vermedi·170 syf.··
2026 12. kitabı
·
15 saatte okudu
·
Okunma: 07 Haziran 2026 14:16
Kitap; bir otobiyografi. 1992-1995 yılları arasında yaşanan Bosna-Hersek Savaşı'nı, o zaman daha 7 yaşında olan yazarın gözünden görüyorsunuz. O dönem çocuk olan yazar, savaşın başlamasıyla çocukluğunun nasıl elinden alındığını yazıyor. Evleri bombalandığı ve oyuncakları diğer tüm eşyalarla beraber parçalandığı için oyun oynayacak oyuncağı kalmıyor. Zaten diğer tüm çocuklar gibi dışarı çıkıp oynayamıyor çünkü karşı dağdan keskin nişancılar insan avında 7-24. Okula giderken bile vurulmamak için zikzak yaparak koşuyor ya da araçların ve binaların arkasına gizlenerek gitmek zorunda kalıyor diğer tüm Boşnaklar gibi. Amerika'dan, Avrupa'dan yardım diye 30 yıllık kokuşmuş, hayvaların bile yemediği konseverler ve böceklenmiş paketli erzaklar yemek zorunda kalıyorlar. Çünkü yaşıdıkları başkent Saraybosna tarihin en uzun kuşatması altında. İnsani olmayan şartlarda geçen 4 yılı anlatıyor yazar. Kitabı okurken aklınıza Gazze geliyor. O tarihte Bosna-Hersek'te müslümanlar ne yaşadıysa şuan aynısını hatta daha fazlasını Gazze yaşıyor. 30 küsür yıl önce Bosna Hersek'te savaş yüzünden çocuklukları ellerinden alınan Boşnak çocukları nasıl mağdur edildiyse şimdi de Gazze'de çocukların çocuk olmasına müsade edilmiyor.
Kurşunların da Rengi VarEmine Seçeroviç Kaşlı · Alfa Yayıncılık · 20131,077 okunma
Daha kaç kişi gelecek?
10/10
·299 syf.··
Beğendi
·
2026 6. kitabı
·
5 günde okudu
·
Okunma: 11 Haziran 2026 09:57
Kitabın en vurucu, en ağır darbesi ve belki de en önemli noktası bu kısacık soru cümlesi: "Daha kaç kişi gelecek?" Sahaflardan satın aldığım, üzerinde yılların ve defalarca okunmuş olmanın izlerini taşıyan Kurtlarla Dans, uzun zamandır okuma listemde bekliyordu. Öncesinde onu yalnızca Kevin Costner'ın meşhur film uyarlamasının romanı olarak biliyordum. Ancak kitabı bitirdiğimde şunu fark ettim ki: Kurtlarla Dans, çocukluğumuzda kovboy filmleriyle şekillenen ve Kızılderilileri çoğu zaman saldıran taraf olarak görmeye alıştığımız bakış açısının, tarihsel gerçeklerle tanıştıkça geçirdiği dönüşümün edebiyattaki karşılığıdır. Romanın merkezinde İç Savaş sonrası sınır karakoluna gönderilen Teğmen John Dunbar bulunuyor. Ancak kitap ilerledikçe Dunbar'ın hikâyesi kadar, hatta belki de daha fazla, Comanchelerin hikâyesini okumaya başlıyoruz. Michael Blake'in en büyük başarısı da burada yatıyor. Yerlileri ne romantik masal kahramanları ne de eski filmlerdeki gibi vahşi düşmanlar olarak gösteriyor. Onları yalnızca insan olarak gösteriyor. Bugün yaşayan biri için kitapta anlatılan dünya neredeyse fantastik gelebilir. Uçsuz bucaksız bufalo sürüleri, her yerde görülen kurtlar, geyikler ve av hayvanları... Tıpkı Red Dead Redemption 2 oynarken Arthur Morgan ile Valentine'dan Saint Denis'e doğru yol alırken olduğu gibi, roman boyunca günümüz dünyasında görmeye alışık olmadığımız sayısız hayvanla karşılaşıyoruz. Bugün bize neredeyse fantastik gelen bu manzara, aslında Kuzey Amerika'nın bir zamanlar sahip olduğu doğal zenginliğin son dönemleridir. Avrupa'nın çoktan kaybettiği bir dünya burada hâlâ yaşamaktadır. Bu yüzdendir ki romandaki av sahneleri yalnızca av sahnesi değildir. Bufalo, Comancheler için yiyecektir. Giysidir. Barınaktır. Hatta hayatın kendisidir. Beyaz
Edebiyat
Kurtlarla DansMichael Blake · Altın Kitaplar · 199187 okunma
Reklam
Puan vermedi·80 syf.··
2018 68. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 16 Temmuz 2018 00:00
@isbankasikulturyayinlari n dan müthiş bir #stefanzweig kitabı olan #birkadınınyaşamından24saat 'i okudum. Beni çok etkileyen bir korku-gerilim kitabının ardından #zweig ilaç gibi geldi. Anlaşılır tarzıyla, insanı içine çeken anlatımıyla sakinleştirdi beni. Bir oturuşta, sindire sindire okuyabileceğiniz, kolay, bir o kadar da diğer eserleri gibi derin bir kitap... Bu kitabında 1920'li yılların sonlarında Avrupa'nın varlıklı insanlarının, insanlık ve ahlak anlayışlarındaki saplantılı hayatlarını, tutkularını, gem vuramadıkları arzularındaki riyakarlığı konu almış. Eşinin ölümünden sonra her şeyden vazgeçen, onun hayattayken yaptıklarını yaparak yaşayan bir kadın. Kumarhanede hırslarının ve saplantısına olan tutkusunun esiri genç bir adam. İkisinin bilerek ya da bilmeyerek yaşadıkları 24 saat. Kadının tasvirlerinde ki tutkuya ayrıca bayıldım. Bir adamın her hareketi nasıl böylesi yoğun tarif edilebilir. Keyifli okumalarınız daim olsun...
Bir Kadının Yaşamından Yirmi Dört SaatStefan Zweig · Türkiye İş Bankası Kültür Yayınları · 2024150,8bin okunma
9/10
·82 syf.··
Beğendi
·
2026 10. kitabı
·
1 saatte okudu
·
Okunma: 09 Şubat 2026 00:00
Voltaire'in, “Doğu hikâyesi” kılıfını kullanarak Avrupa toplumunu dolaylı biçimde eleştirdiği küçük romanı. Merkezde Sadık (Zadig) karakteri var: akılcı, iyi niyetli ve dünyayı çözebileceğine inanan biri. Romanın içerdiği zıtlık da burada: Sadık’ın aklı, onu doğruya değil, çoğu zaman yanlış anlaşılmaya götürür. Bu durum Voltaire’in temel tezlerinden birine bağlanır: İnsan aklı güçlüdür ama gerçekliği bütünüyle kavrayacak kadar güvenilir değildir. Eserin en önemli temalarından biri kader meselesi. Sadık sürekli “Neden bunlar başıma geliyor?” sorusunu sorar. Olaylar zinciri rastlantı gibi görünür fakat sonunda her şeyin bir tür geçmiş bağlantı içinde olduğu hissi verilir. Ancak Voltaire burada metafizik bir kader öğretisi sunmaz; daha çok, insanın geriye dönük anlam üretme eğilimini hedef alır. Yani “kader” dediğimiz şey, çoğu zaman olaylar bittikten sonra görebildiğimiz bir desendir. Adalet teması da keskin. Sadık iyi olmasına rağmen sürekli cezalandırılır. Bu durum, dünyada ahlaki davranış ile sonuçlar arasında doğrudan bir ilişki olmadığını gösteriyor. Voltaire’in ironisi de burada: Evren, insanın ahlak beklentilerine göre işlemez. Bu fikir, dönemin iyimser “düzenli evren” anlayışına açık bir itiraz olarak karşımıza çıkıyor. Kitap, küçük hacmine rağmen üç şeyi aynı anda yapıyor: kader fikrini çözmek, adalet duygusunu sarsmak ve insan aklının sınırlarını görünür kılmak. Hiciv dolu bir kitap.
Sadık veya KaderVoltaire · İş Bankası Kültür Yayınları · 20231,990 okunma
Puan vermedi·312 syf.·
2026 48. kitabı
Bir başka deyişle güzellik ruh ve mantık birlikteliğinden doğar. Novalis'in dediği gibi, "Bir sanat yapıtında, düzenin peçesi ardına gizlenmiş karmaşanın hafif ışıltısını görebilmeli insan". Mimari ve felsefe hakkında deneme yazsak ve nasıl olur desek, sanırım Alain de Botton'un yazdığı gibi olur. Okuyucuyu mimari terimlere maruz bırakmadan kolay bir dille yazılmış bir metin Mutluluğun Mimarisi. Kısacası herkes kolayca anlayabilir. Avrupa'da mimaride kullanılan stillerden bahseden Botton, bu stillerin insan psikolojisine etkilerini anlatıyor. Duygu durumumuzdaki değişimleri, hayattan beklentilerimizi mimari ile özdeşlestiriyor. İçimizdeki kusursuzluk ve mutluluk arayışının mimariye yansımasını Avrupa tarihinden örnekler vererek anlatıyor. Özellikle Japon mimarisinin anlatıldığı kısmı sevdim. Eski ve yeni Japon mimarisinin geçirdiği süreçler, bununla birlikte Avrupa kentlerinin taklitlerinin Japonya'da olduğunu anlattığı bölümler ilgi çekici. Yazarın burada taklit etmeye yönelik eleştirisi de var. Yazara göre taklitler ruhdan yoksun. Paris şehrinin yeniden inşa edildiğini anlattığı bölümler de ilginç detaylar içeriyor Sokaklarında hastalığın kol gezdiği Paris şehrinin nasıl planlı ve görkemli hale geldiğine değiniyor yazar. Kitabı sevdim ilgilisine iyi okumalar. dilerim
Mutluluğun MimarisiAlain de Botton · Sel Yayıncılık · 2018907 okunma
İnsan Ruhunun Karanlığı ve Çelişkileri Üzerine
8/10
·222 syf.··
2026 15. kitabı
·
3 günde okudu
·
Okunma: 25 Mart 2026 00:00
Sabahattin Ali’nin bu kitabını okurken gerçekten çok büyük bir keyif aldım. İçinde hem birbirinden vurucu öyküler hem de sarsıcı bir tiyatro oyunu barındırması, metinler arasında gezinirken bambaşka duygulara geçiş yapmamı sağladı. Kitaba adını veren “Kağnı” başlığı altındaki ilk öykülerde okuma tempomun ister istemez yavaşladığını fark ettim; sanki yazarın dili burada çok daha ağır, çok daha sindirilerek okunmayı talep ediyordu bizden. Ama buna rağmen o boğucu, o sert genel atmosfer beni daha ilk sayfalardan tamamen içine çekmeyi başardı. Kitapta beni en çok etkileyen, tabiri caizse can evimden vuran kısım ise hiç şüphesiz “Esirler” oyunu oldu. Orada kurulan o devasa dramatik yapı ve karakterlerin o kor gibi yanan iç dünyası beni diğer öykülere kıyasla çok daha derinden, çok daha başka bir yerden yakaladı. KAĞNI Bu öykü, bir köyde güpegündüz cinayete kurban giden bir delikanlının ardından, yaşlı annesinin yaşadığı o kapkara ve katmanlı trajediyi acayip sarsıcı bir biçimde önümüze koyuyor. O yaşlı kadının, biricik oğlunun ölümünü bile birilerine dile getirmekten, hakkını aramaktan korkup çekinmesi; o adalet arayışının, kırsal yaşamın o vahşi gerçekleriyle ve bitmek bilmeyen geçim kaygısıyla anında bastırılması, aslında yalnızca bireysel bir anne acısını anlatmıyor bize. Dönemin o çürümüş sosyo-psikolojik atmosferini de tamamen görünür kılıyor. Devlet mekanizmasının o insanı tüketen yavaşlığı ve köy hayatının bu sistemden ne kadar kopuk olduğu, kadının iç dünyasında bir süre sonra buz gibi bir çaresizlik ve amansız bir kabulleniş duygusu yaratıyor; sanki o yoksulluğun içinde adalet aramak bile kadın için ulaşılmaz bir lüks haline geliyor. Ancak öykünün asıl çarpıcı, insanın boğazını düğümleyen yanı o finaldeki kırılma anında saklı. Köyden birinin ihbarı üzerine
Edebiyat
Kağnı - Ses - EsirlerSabahattin Ali · Yapı Kredi Yayınları · 20197,8bin okunma
Reklam
Reklam