“Görülüyor ki, dil Türkçülüğünün ilk işi, fesahatçi âlimlerin bakış açısını ret ile halkın şuursuz bakış açısını Türkçenin temeli olarak kabul etmektir. Bundan dolayı Türkçülere göre, Osmanlıcıların doğruları yanlış ve yanlışları doğrudur. Hatta imlâda da bu yanlışları telâffuz edildikleri gibi yazmak Türkçülüğün bir ilkesidir. Bu esası yabancı kelimelere de yayarak fesahatçilerin sigara, jaket, Evropa şeklinde yazdıkları bu kelimeleri, halkın telâffuzundaki şekliyle ‘cigara, ceket, Avrupa’ yazmak lazımdır.”
Tam bunları düşünürken Duran Dayı yemek odasında artık toparlanıp saçaklı Buldan örtüsü serilmiş olan masanın uzağında deri kaplama koltuğundan bir yana kaykılmış olarak resim konusuna girdi:
"Batı resminde vücut ne kadar önemlidir... Bizde ise modern resme geçinceye kadar resim bir süsleme aracıdır ya da sosyal hayatı bir merkezî otorite etrafında yansıtma aracı minyatür ağırlıklıdır. Asıl Avrupaî resim, Türk ressamlarının Evropa'ya gidişiyle başlamıştır. 1830-40 yılları... Öyle mi Feda?"
Feda sınavdaymış gibi bir ürperme geçirdi, küçük bir sarsıntı sonrası düzeldi; bu kez vücut gözeneklerinden ter çıktı. Yaza uygun, ince, pamukludan lacivert tiril tiril gömleğinin gövdesine yapıştığını duyumsadı. Boşalan dondurma kadehini Şule'ye uzattı ve cevapladı dayısını.
"Biz insan vücudunu 19. asırda çizmeye başlamışken Avrupalılar 15-16. yüzyıllarda insan gövdelerini duvarlara, tavanlara çizmişlerdi. İnsan vücudu gerçeğin kendisidir; her şey onda başlar. Ve onda biter."
Büyükçekmece'deki çalışma odasında duvara astığı resmi hatırladı. Michelangelo'nun Sistine. Kilisesi'ndeki freskinden bir alıntı... Nuh Tufanı... Bir mecmuada yer alan bu baskı resmi, sanatçının sırf insan vücuduna verdiği emeği anlatması bakımından çerçeveletip asmıştı. Tufandan kurtulanların çoğu, Nuh Kavmi'nin yaşadığı felaket ancak böyle anlatılabileceğinden çıplaktılar. Kasırga, sel o kadar şiddetliydi ki insanların üzerindeki giysileri sıyırıp almıştı demek. Feda'nın babaannesi, Ankara'dan geldiği bir gün o resmi ilk gördüğünde pek şaşırmış, "Bu ne oğlum? Hepsi de cıscıbıldak," demişti. Feda, "Nuh tufanı babaanne," diye cevap verdiğinde kadın öylece şaşkın, başparmağı ve işaretparmağı dudaklarının kıyısında düşüne kalmış, neden sonra, "Demek nasıl bir afatmış ki, adamların ve karıların üstlerinde
Her şeyden önce yaktırdığı tarihi hamam, alt tarafı bir taş yığınıydı! Hem vaktiyle Sultan Hazretleri de, Zevs denilen putun altarını, "ne de olsa taştır," diye bir Evropa devletine vermemiş miydi! Aynı zamanda, sanat, ilim ve edebiyat tarihi de fasaryaydı. En önemli tarih, zaferlerin ve kahramanların anlatıldığı askerî, sonra da siyasî tarihti. Ama öyle bir siyaset değil, tebaanın seyisi olan sultanların kılınçla yazdığı tarihti bu. Çünkü tarih yazmak ayaktakımının haddi değildi. Üstelik, servileriyle birlikte yanıp gi-den yarı virâne bir hamam zaten ne işe yarayacaktı!
Evropa sanatçıları hayatlarında hiç mükemmel bir erkek bedeni görmemişler. çünkü Kasımpaşa'ya hiç gelmemişlerdi. Yunan hendeseciler de altın oranı yanlış hesaplamış olmalıydılar, öyle ki, oranın hakiki kıymetini bulmaları için Efendimiz'in mübarek su-ratına bir bakmaları yeterliydi!