Adı Bilâl’di. Künyesi, Ebu Abdullah. Ribâh’tan olma, Hamâme’den doğma Bilâl! Aslı Habeşî Bilâl! Mekke’de doğan Bilâl... Uzun boylu, ince ve koyu esmer Bilâl...
Teslimiyet abidesiydi O,siyah elmastı,kara inciydi!
Cehalet ki insanlığı acımasızca kuşatan ateş denizindeki alev!
Cehalet ki sevgiyi ve merhameti öldüren amansız bir katil!
Cehalet ki beyinleri kötülükle yoğuran bir kurt!
Ahlâksızlıkla beslenen akreplerin halkın arasında zamanın kıskacına sızışının vaktiydi. Kıvrılmıştı insanlığın içine içkiyle sulanan, fuhuşla güneşlenen, kumarla beslenen bir yılan...
Kâinat tanıyordu Rabbini. Ya insanlar? Onlar duymuyordu çiçeklerin, yaprakların, kuşların, böceklerin, bülbüllerin, güllerin, rüzgârın, yağmurun ve bütün yaratılmışların zikrini… Volkan gibiydiler; ha patladı ha patlayacak!
Sevgi, tavşan ürkekliğiyle sinmişti gözlerine. Masum göz bebeklerinde sebebi belirsiz hüzün bulutları vardı Bilâl’in. O sevilmeye alışık değildi, şaşkın ama mutluydu. Ebu Bekir ile aralarında sevgiye dayalı sıcacık bir dostluk kurulmuştu.
İman deryasında dalgalandı yürekleri. Söz oldu, dua oldu, can oldu, his oldular. Tek yumruk, tek bilek, tek kuvvet oldular. Kaçmadılar, kovmadılar, sakınmadılar. Tüm yarım olanlara inat tam oldular. Aynı şeyleri hissettiler, aynı rüzgârlarda savruldular. Aynı ateşte kavruldular.
Aşk ile bağlılık;
Adanmaktır sevdiğine!
Teslim etmektir benliğini;
Canını vermek istediğine...
Gönlünü çepeçevre saran iman nuru, Bilâl için hadsiz bir cesaret kaynağı oluvermişti. Öyle ki, bir köle iken, efendisini ve müşriklerin her türlü baskı, işkence ve eziyetlerini göze alarak Müslümanlığını açıkça ilan etmekten çekinmiyordu.
"Bana bu mukaddes dini bıraktırmak için beni parça parça etsen, bin canım olsa da her gün birini alsan vallahi ben bu dini terk etmem! Ben bu