uyandı
saçındaki bahçeyi ağır ağır budadı pençeleriyle
arandı bir vakit
üfledi sonra
kaçınca gözlerine dünya
babil’in asma bahçelerini içirmişti perdeye...
perdeye, masaya, koltuğa
geceden kalma gül yapraklarıydı soyunduğu
bütün bahçıvandı tenine giydikleri
uzandı sonra, uzun bir yorgunluğu dinlendi
bir şeyleri durmaksızın
o şeyleri üzmeksizin
her şeyleri bıkmaksızın düzeltmeye yarayan elleriyle
çarşafı, yastığı, yorganı
yüzümün kraterlerini, sakallarımı,
saçlarımı ve tüm kırışlarımı ütüledi durdu
“ey uzak ufkun yolcusu...” diyen bir kara kutuydu zaman; “yakışır sana gitmek”
o gün bu gündür yüzüm aynalardan
ellerim yüzümden alacaklı
koltukta uyandığım her sabah
Vakit Yatsı. Gün çoktan öldü. Güneş ışıklarını topladı. Gece hükmediyor âleme. Güneşin saltanatı bitti. Işıklar tükendi ufuklarda. Renkler ellerini çekti eşyadan. Gül soldu, gün soldu. Umutlar yerden göğe çevrildi. Göğe yöneldi gözler.
Eskiden çok seviyordum o şiiri. Şimdi daha çok seviyorum. Vallahi üstümü başımı yırtacağım, avazım çıktığı kadar bağıracam. Bağırmak istiyorum çünkü. Öyle normal bağırmak değil. Mahalleye anons