Son Ada, ilk bakışta sakin, hatta masalsı bir mekânda geçen bir hikâye gibi başlıyor. Deniz, kuşlar, küçük bir ada hayatı… Her şey dingin. Ama romanın asıl derdi bu huzurun ne kadar kırılgan olduğu. Livaneli, büyük gürültüler koparmadan, yavaş yavaş bozulan bir düzeni anlatıyor.
Kitabın en güçlü yanı atmosferi. Ada tasviri, okuru içine alıyor; sanki sen de o sokaklardan geçiyor, o evlerin önünde duruyorsun. Doğa ile insan arasındaki ilişki, sakin bir dille kurulmuş. Bu sakinlik, ilerleyen sayfalarda yaşanan değişimi daha da belirgin kılıyor. Her şey bir anda patlamıyor; küçük kararlar, küçük müdahaleler birikerek huzuru zedeliyor. Bu da romanın en etkili taraflarından biri.
Karakterler çok derin psikolojik çözümlemelerle çizilmiyor; daha çok temsil ettikleri tutumlarla var oluyorlar. Bu, bazı okurlar için yüzeysel gelebilir ama romanın alegorik yapısıyla uyumlu. Livaneli, bireysel bir dramdan çok, bir topluluğun nasıl yönlendirilebildiğini, iyi niyetin nasıl kolayca yanlış yerlere savrulabildiğini göstermek istiyor.
Eleştirel bakınca, romanın mesajı zaman zaman fazla açık veriliyor. Okura alan bırakmak yerine, ne anlatılmak istendiği yer yer doğrudan söyleniyor gibi hissedilebiliyor. Ayrıca olayların ilerleyişi sürükleyici olsa da bazı bölümlerde tempo biraz düşüyor. Yine de bu, kitabın genel etkisini ciddi şekilde zayıflatmıyor.
Genel olarak Son Ada, sakin başlayıp düşündürerek ilerleyen, büyük laflar etmeyen ama insanın içini hafifçe dürten bir roman. Politik ve toplumsal arka planı var; ama bunu sert sloganlarla değil, küçük bir ada üzerinden anlatmayı seçiyor. Kolay okunan, bitince de “bir yerde ben de böyle bir şeye göz mü yumardım?” diye düşündüren bir kitap.