Cengiz Aytmatov – Toprak Ana öyle bir kitap ki; bitince “güzel okudum” deyip geçemiyorsun. İçine çörekleniyor. Boğazına bir yumru oturuyor. Çünkü bu roman, savaşın sadece cephede değil; evlerde, tarlalarda, annelerin yüreğinde nasıl yandığını yüzüne yüzüne vuruyor.
Aytmatov burada savaş anlatmıyor aslında; savaşın arta kalanlarını anlatıyor. Geride bekleyenleri. Oğlunu, kocasını, gençliğini toprağa gömen kadınları. Toprak Ana karakteri bir kişi değil; yeryüzünün kendisi gibi. Sabırlı, taşıyıcı, ama içi paramparça. İnsan bu kitabı okurken şunu fark ediyor: En büyük acılar sessiz yaşanıyor. Kimse bağırmıyor ama her şey yanıyor.
Romanın dili tokat gibi değil; daha beter. Sessizce çarpıyor. Abartı yok, süs yok, ajitasyon yok. Bu da metni daha da güçlü kılıyor. Aytmatov acıyı pazarlamıyor; olduğu gibi bırakıyor. Okur da kaçamıyor. Çünkü burada duygu sömürüsü değil, insanlığın en çıplak hâli var.
Toprak Ana, savaş karşıtı romanların zirvesinde durur. Kahramanlık masalı anlatmaz; bedelini gösterir. Anneliği kutsallaştırmaz; anneliğin yükünü, tükenmişliğini, yine de ayakta kalışını anlatır. Bu yüzden okurken üzülürsün ama saygı da duyarsın. Güçlü kadın anlatısı budur işte: süslenmeden, parlatılmadan.
Bu kitap kalbine dokunmaz;
kalbine yerleşir.
Bir daha da kolay kolay çıkmaz.