Ermiş, bilgelik iddiasıyla yola çıkıp çoğu yerde aforizma yığınına dönüşen bir metin. Halil Cibran’ın şiirsel dili ilk bakışta etkileyici dursa da, metin ilerledikçe düşünsel derinlik yerini genellemelere bırakıyor. Söylenenler “doğru” gibi duruyor ama sorgulandığında çoğu havada asılı kalıyor.
Kitap, okuru düşünmeye zorlamaktan çok onaylanma hissi veriyor. Hayat, aşk, acı ve özgürlük gibi büyük kavramlar güvenli, risksiz cümlelerle ele alınıyor. Bu yüzden metin bilgelik sunmaktan ziyade, kulağa hoş gelen sözlerle geçici bir tatmin yaratıyor.
Ermiş, rahatsız etmiyor, sarsmıyor, hatta karşı çıkmaya bile davet etmiyor. Herkese hitap etme çabası, onu keskinlikten ve cesaretten uzaklaştırıyor. Derin görünmekle derin olmak arasındaki farkı en net hissettiren kitaplardan biri olarak kalıyor.
Altıncı Koğuş, insanın akılla vicdan arasındaki mesafesini sorgulayan, sakin ama düşündürücü bir anlatı. Çehov, bir akıl hastanesinin duvarları arasında yalnızca hastaları değil, onları görmezden gelen düzeni de gözler önüne seriyor. Hikâye büyük olaylarla değil, yavaş yavaş biriken farkındalıkla ilerliyor.
Romanın gücü, taraf tutmayan anlatımında saklı. Doktor Ragin’in kayıtsızlığı, zamanla sorgulanan bir duruşa dönüşürken okur da “normal” kavramını yeniden düşünmeye başlıyor. Delilik ile sağduyu arasındaki sınırın ne kadar geçirgen olduğu sade ama etkili biçimde hissettiriliyor.
Altıncı Koğuş, okuru sarsmak yerine durdurup düşündüren bir metin. Abartıya kaçmadan, insanın başkasının acısına karşı duyarsızlaşmasını ele alıyor. Sessiz, kısa ama kalıcı bir iz bırakan bir eser.