“İnsan Denilen Muamma”, Osman Nuri Topbaş Hocaefendi’nin, insanın dışını değil içini konuşturan eserlerinden biri. Okurken şunu hissediyorsun: Bu kitap, başkasını tartmak için değil; insanın kendi nefsine ayna tutması için yazılmış. Çünkü insan, en çok kendine yabancı kalabiliyor. Kendi iç dünyasını tanımadan kâinatı anlamaya çalışmak da biraz karanlıkta yol aramak gibi.
Bu eserde insan, ne yüceltilerek ulaşılmaz bir yere konuluyor ne de küçültülerek değersizleştiriliyor. Aksine, acziyle ve istidadıyla birlikte ele alınıyor. Hocaefendi, insanın içindeki iki yönü de hatırlatıyor: Yükselmeye meyilli bir ruh ve dağılmaya açık bir nefis… Okudukça insan kendi hâlini bu iki yön arasında tartıyor. Nerede yükseliyorum, nerede dağılıyorum?
Kitabın dili yine incitmeden uyandıran bir dil. Sert hükümler yok; kalbi uyaran hatırlatmalar var. İnsanın iç dünyasındaki dağınıklık, zaaflar, gaflet anları saklanmıyor; fakat bütün bunların telafi edilebilir olduğu da hissettiriliyor. Bu da okuyan kişiyi karamsarlığa değil, gayrete çağırıyor. “Böylesin” demiyor; “böyle kalmak zorunda değilsin” diyor adeta.
En çok dokunan taraflardan biri şu oldu: İnsan, kendini tanımadıkça Rabbini tanıma yolunda eksik kalıyor. Kendi aczini, zaafını ve muhtaçlığını fark eden kalp, kibirden yavaş yavaş arınıyor. Bu kitap, insanı kendine bakmaya mecbur bırakıyor. Dışarıdaki kusurları saymayı bırakıp içeriye yönelmeyi öğretiyor.
Bu eser, tek nefeste tüketilecek bir metin değil. Yer yer durup düşünmeyi, hatta susmayı gerektiriyor. Bazı cümleler, insanın iç muhasebesini günlerce diri tutuyor. Okuduktan sonra insan, kendine karşı biraz daha dikkatli, başkasına karşı biraz daha merhametli olmaya niyet ediyor.
Özetle: “İnsan Denilen Muamma”, insanın kendini çözdükçe Rabbine yaklaşacağını fısıldayan; kalbi incitmeden