“Ölüm yaşamı anlamsızlaştırıyordu çünkü çabaladığımız her şey hayatın sonuyla sona eriyordu, ama bir yandan anlam da katıyordu, zira varlığı, elimizde kalan her bir küçük parçayı vazgeçilmez, her anı kıymetli kılıyordu.”
“Daha yeni birkaç saatimi geçirdiğim insanlar hakkında hiçbir duygu kırıntısı kalmamıştı içimde. Hepsi cehennemde cayır cayır yansa umurumda olmazdı. Bu, hayatımdaki bir kuraldı. İnsanlarla beraberken onlara bağlanıyordum, müthiş bir yakınlık hissediyor, empati kuruyordum. Hatta öyle ki, onların iyi olmasını her zaman kendimden daha çok önemsiyordum. Kendimi onlara nazaran aşağıda konumlandırıp, bir tür kendi kendini yok etme eşiğine yaklaşıyordum; söz geçiremediğim bir tür iç mekanizma başkalarının duygu ve düşüncelerinin kendiminkinin önüne geçmesine neden oluyordu. Ama bir başıma kaldığım anda başkaları hiçbir sey ifade etmiyordu. Onlardan hoşlanmıyor falan olduğumdan, ya da onlara bir nefret beslediğimden değil, tam tersine, çoğunu seviyordum, çok sevmediklerimde de her zaman değer verecek bir şey, kendimle özdeşleştirebileceğim bir yön, ya da en azından ilginç bulduğum bir şey, o an için zihnimi meşgul edecek bir özellik bulabilirdim. Ama onları sevmem onları umursamam anlamına gelmiyordu."