"Bu akşam değil bir başka akşam seni alıp
bir kocaman şehre götüreceğim
O şehirde toplar çoktan patlamıştır;
Yıkılmıştır bildiklerim;
Kocaman cepheleriyle borsalar, saraylar,
kim bilir belki de mahkemeler, zindanlar...
Masaldır artık
Onların kahramanlığı, onların merhameti,
onların fazileti..."
Ezanlar, mevlütler, harpler; taburlarla kahramanlar...
Kafam alkolsüz, ellerim kelepçesiz
Seni bir akşamüstü, Sotiraki'nin gazinosundan
Rakı kadehimle benim aramdan alıp
Altın akşamlarına sarı çocukların tırmandığı
Kuşların örttüğü ve yemişlerin yendiği
Hudutsuz ve çitsiz,
Perisiz ve cinsiz,
Kümessiz ve evsiz
Hâsılı numarasız
Bir memlekete götüreceğim.
Sana nasıl bulsam, nasıl bilsem,
Nasıl etsem, nasıl yapsam da
Meydanlarda bağırsam
Sokak başlarında sazımı çalsam
Anlatsam şu kiraz mevsiminin
Para kazanmak mevsimi değil
Sevişmek vakti olduğunu...
Bir kere duyursam hele güzelliğini, tadını,
Sonra oturup hüngür hüngür ağlasam
"Biri bu hayatı, görüntüsüne dayanılmaz siyah şekiller, eziyetine dayanılmaz bitmeyen tasalar ve sıkıntılar içinde göstererek zavallıyı ölüm çukuruna doğru çekiyor, "Rahat bendedir. Bu sevdadan vazgeç. Bak sana kara kucağımı açtım. O çektiğin aşk azabının bir dakikalık ıstrabı benim bütün sonsuz sessizliğimden daha korkunçtur," diyordu. Beri yandan gençliğin hayata bağlılığı sürekli gülen ümitler, hülyalı emeller, gençlik hayallerine bürünmüş saadetler, aşklar, muhabbetler, vefalı bir gelecek göstererek: "Genç ayaklarının altına serdiğim bu arzular vadisine adım atmaktan niçin çekiniyorsun?.. Gözlerini okşayacak ne büyülü manzaralarım, kulaklarına fısıldayacak ne tatlı sırlarım, hevesli burnuna serpecek ne kendinden geçirecek çiçeklerim var... Benden yüz çevirip de niçin o korkunç çukura dönüyorsun? Ben sana gülerken sen bana kaşlarını çatarsan sonra pişman olursun..." diye fısıldadı."