Kitabı okuyalı seneler geçmesine rağmen ilk görüşüm hâlâ berraktır: Adını duyar duymaz şoke olmuştum. Hemen edinmek istemiştim. İnanın ki nereden duydum bu kitabı, bilmiyorum ama ismine vurulmuştum, hemen de okudum.
Fakat okuduktan sonra 'keşke sadece ismini sevmekle kalsaymışım' diyecek derecede, bir parça pişmanlık hissettim. Kendim de dans etmeye bayılan bir insan olduğum için ismini görür görmez "beni anlatıyor!!" diyerek atlamamalıymışım..
Hâlâ dans edemeyeceksem hiçbir devrim benimki değildir diye düşünmekteyim ama kitabın içeriğiyle pek uyuşmamaktayım.
Kadınlarımızın kendini anarşik, aykırı, feminist zannederek orada burada kullandığı "dans edemeyeceksem bu benim devrimim değildir" sözü, çok daha alt metin ve kuvvetle önem barındıran bir ifadededir. Twitter biosuna yazılacak bir şey değil yani. Anarşizm böyle yapılmıyor.
Öncelikle yazarımızı tanıyalım: Emma Goldman anarşist aktivisttir.
Küçük yaşta fabrikada çalışırken özgürlük üzerine okumalar ve düşünmeler yapan Goldman'ın anarşist ruhu, o zamandan tohumlarını atmıştır. Fabrika çalışanlarının haklarının savunulması ya da kadın hakları savunulmasında o zamanlar da susmayan biridir.
Litvanya'da doğan yazar, özgürlükler ülkesi Amerika'ya göçünün ardından feminizmin ve aktivizmin önemli isimlerinden biri hâline gelmiştir. Patriarkaya, kapitalizme ve devlete karşı geldiği ses getiren adımlarıyla tanınmaktadır.
Kişisel hayatında yaşadığı ilişkiler, özellikle kendi gibi anarşist olan Alexander Berkman ile olan ilişkisi ya sağlıklı olmamıştır ya da uzun sürmemiştir. Kaldı ki Alexander Berkman ile beraber siyasetçilere suikast girişiminde bulunmuşlardır. O zamanların çelik sektörünün tamamen sahibi olan Henry Clay Frick’e yaptıkları ve grev yapan çalışanlarına davranışları yüzünden suikast girişiminde