Bu kitabı okurken şunu fark ediyorum: “ Kadınlar Ormanı ” aslında dışarıda bir yer değil, insanın içinde büyüyen bir alan. Her kadın bir yön, bir renk, bir kırılma; ama hiçbirini tek başına anlamak mümkün değil. Çünkü insan dediğimiz şey, tek bir hikâyeden değil, üst üste binmiş yaşanmışlıklardan oluşuyor. Ben de bu metnin içinde dolaşırken başkalarının hayatını okumuyorum aslında; kendi içimde sakladığım, bastırdığım ya da adını koyamadığım parçalarla karşılaşıyorum. Orman dediğimiz şey de bu zaten: Düzenli olmayan ama kendi içinde bir anlam taşıyan bir karmaşa.
Burada en çok çarpan şey şu oluyor: Kadınlık bir kimlikten çok bir oluş hâli. Sürekli değişen, dönüşen, kırılan ve yeniden kurulan bir süreç. Toplum onu tanımlamaya çalıştıkça daraltıyor; ama yaşanmışlıklar onu sürekli genişletiyor. Ve ben şunu görüyorum; insan, özellikle kadın, anlatıldıkça değil, çoğu zaman sustukça derinleşiyor.
Sonunda şu soruyla baş başa kalıyorum: Ben kimim? Tek bir yol muyum, yoksa kesişen onlarca yolun toplamı mı? Belki de cevap şu: İnsan, kendini tek bir hikâyeye indirgediği anda eksilmeye başlar. O yüzden bu ormanda kaybolmak korkutucu değil; asıl korkutucu olan, kendini tek bir yola mahkûm etmektir.