Bu kitabı okurken şunu fark ettim: anlatılan şey sadece bir hikâye değil, sanki bir insanın zihninin içine girip onunla birlikte düşünmek gibi. Anlatım düz, klasik bir akışta ilerlemiyor; daha çok parçalı, iç içe geçmiş anılar ve düşünceler var. Bu da bana aslında insanın kendisinin de böyle olduğunu hissettirdi: bütün değil, parça parça. En çok da “normal olmak” meselesi üzerinde durdum. Çünkü kitap bana şunu düşündürdü: toplumun normal dediği şey çoğu zaman insanın kendinden vazgeçmesi anlamına geliyor. Oysa mutluluk dediğimiz şey, dışarıya uyum sağlamak değil, kendi gerçeğinle yüzleşmek. Bu da kolay değil; çünkü insan geçmişiyle, yaralarıyla, eksikleriyle karşı karşıya kalmak zorunda kalıyor. Ama şunu da anladım: iyileşmek, yaşananları silmek değil; onları kabul edip kendinin bir parçası haline getirmek. Yani insan aslında hazır bir kimlikle doğmuyor, zamanla kendini kuruyor. Bu kitap bana en çok şunu düşündürdü: normal olmak ait hissettirir belki ama mutlu olmak, gerçekten kendin olmayı gerektirir.