İnsanoğlu, biricikliğini hissetmenin yollarını ve varlığının anlamını arayadursun, geçici olduğu duygusu onu bir an bile yalnız bırakmaz. Ölüm korkusu salar yüreğine. Bir gün var olmayacağını fısıldar kulağına. En kötüsü de henüz hayattayken yok sayılmayı, hiçlik duygusunu yaşamaktır. İşte kabul görmeye ve onaylanmaya olan bağımlılığımızın temeli de burada yatar: Hiçliği yenebilmek… Köklerini, bağlarını, aidiyet duygunu ve insani hislerini elinden alarak seni yok etmeye çalışanlara karşı yapılan savaştır bu. Ünlü yazar Stefan Zweig, Satranç adlı kısa romanında dünya ile son hesaplaşmasını yapmıştır adeta.
Kitap bir geminin limandan hareket etmesiyle başlar. Ünlü dünya şampiyonu Mirko Czentovic gemiye binmiştir.Öykünün kahramanı, arkadaşının uyarmasıyla şampiyonu farkeder ve O’nunla tanışmak belki de bir maç yapmak için çeşitli denemelere girişir. Bu denemelerin ortasında iş rayından çıkar. Olayların akışı ana karakter tarafından kontrol edilemez bir biçimde gelişmeye başlar. İki ana karakter etrafında yer alır kurgu: Czentovic ve Dr. B. İyi ile kötünün, siyah ile beyazın karşılaşması. Dünya satranç şampiyonu olan Czentovic, yetim kaldığı için bir papaz tarafından büyütülen, zar zor okumayı öğrenebilen, zekası yetersiz, dünyaya ilgisiz, duygusal açıdan da oldukça sığ biridir. Başka tüm alanlara kapalı olan aklının satrançta inanılmaz derecede başarılı olduğu tesadüfen ortaya çıkar. Ancak kabalığı ve kültürsüzlüğü ile sadece paraya önem verir. Dr. B. ise Avusturya’lı bir avukattır. Nazi yönetimi tarafından, saray ve kiliseden olan müvekkilleri hakkında bilgi edinmek amacıyla tutuklanır. Toplama kamplarına gönderilmez ama başka bir psikolojik işkence yöntemi uygulanır: Hiçlik duygusu ile benliğini yok etmek. Tek başına, yanına kalem bile verilmeden, insan yüzü görmeden
Senelerdir başlayıp başlayıp yarım bıraktığım bir kitap. Dili çok ağır fakat sadeleştirilmiş metnini okumanızı tavsiye ederim. Okurken sıkıldığım oldu ama emin olun her kelimesi okuduğunuza değer. Ne kadar yorulsanızda başlarda sonraları sonraları okuduğum en iyi kitaplar arasına girdi.
Kurtuluş Savaşı yıllarında yazılmış o dönemi çok nadide bir hissiyatla, adeta sizi her olayın içinde bulundurarak anlatıyor. Çok naif aşklar, vatan sevdasının yanında kendi duygularını sevdalarını bastırmaya çalışan karakterler ve her karakteri gözünüzde birebir canlandırabileceğiniz bir hikaye.
Çok fazla duygusallık barındırmasının yanında, vatan aşkını ve kazanılan her zaferin altındaki o binlerce kan ve ter damlasını sonuna kadar hissediyorsunuz. Her Türk'ün okuması gereken bir kitap olduğunu düşünüyorum. İçindeki naifliği de sonunda ki şaşkınlık veren olaylar da okura artı bir sürpriz.
Ortaokul zamanımda kütüphanecilik kulübünde okumuştum çok hoşuma gitmişti. Şimdiye kadar bitirdiğim ilk kitaptır. Oğlunu kaybetmenin acısını henüz dindiremeyen bir anne ile bir gecede hem annesiz hem babasız kalan, dünyada köpeğinden başka kimsesi olmayan Siyavuş’un hikayesini ele alıyor. Okuru içine çeken ve umut beslettiren bir kitap. İyi okumalar :)
Güzel bir hikayesi var. Ders verici bir anlatım ve hoş bir sadeliğe sahip. Zaman öldürmek için birebir. Üstelik konusu da ilgi çekici. Fakat biraz daha küçük yaşlara yönelik bir kitap.
Çok fazla kitap okumadım ama okuduklarım arasında şuana kadar en iyisiydi. Sabahattin Ali'ye hayran olmamı sağlayacak bir uslüple yazılmış. İnsanı olay zamanının içine çekiyor. Abartıldığı söylense de, belki de okumaya yeni yeni başlamamdan, gereksiz bir abartı yapıldığını düşünmüyorum. Derinden etkileyen söz sanatları ve hikaye...
Herkesin okuması gereken bir şaheser