Ezgi

Orneğin umutsuzca başka bir eş arayışında olan boşanmış, depresif bir hasta kadının tedavisinde terapist, hastanın sorumluluğu üstlenmesine yardımcı olma çabalarında tereddüt etmeye başlar. Hastanın direnci terapistin tepki noktasına dokunmuştur, terapist şunları düşünmeye başlar: "Hasta alımlı, çekici biri gibi görünüyor: Yaşam kırk sekiz yaşında bekâr bir kadın için oldukça zorlu ve bekârların ortamı da pek çok açıdan davetkâr değil; San Francisco'da çok az sayıda çekici, bekâr ve homoseksüel olmayan erkek var. Hayatta kalması için gerekli olan işi, başka insanlarla tanışmasına olanak sağlamıyor. Belki de haklıdır: Bay Doğru çı- kıp gelirse, problemlerinin yüzde doksanı çözülecektir. Bu hasta kader kurbanı." Ve böylece terapist hastanın direnciyle çarpışır ve kadına, kısa sürede erkeklerle tanışması için stratejiler önermeye başlar -bekår kulüpleri, internet randevuları, boşanmış ebeveynler vs. (sanki hasta bu tür şeyleri kendisi planlayamazmış gibi). Terapistin gerçek eğitimi, "Bay Doğru" ortaya çıktıktan sonra "sonsuza kadar mutlu yaşadılar" sözlerinin bir türlü kullanılamamasıyla gerçekleşir. "Bay Doğru" yeterince zeki değildir veya çok bağımlı ya da çok bağımsızdır, çok zengin veya çok yoksuldur ya da çok soğuktur. Veya hasta özgürlüğünden vazgeçmek istemez veya adama o kadar umutsuzca sarılır ki adam ürküp kaçar veya hasta o kadar gergindir ki doğallığı bastırılır ve adam onun boş olduğunu ve ilginç olmadığını düşünür. Aslında terapist zamanla öğrenecektir ki, yakınlık konusunda çatışmaları olan bir insanın bir ilişkiyi yolundan çıkarması için sonsuz sayıda yol vardır.
Tatil planı hazırsa sıra okuma listenizde!
Bu yaz yanınızdan ayırmak istemeyeceğiniz kitapları sizin için bir araya getirdik. 💬 Siz olsanız bu listeden hangisiyle başlardınız?
Örneğin eskiden bir annelik güdüsünden söz edilirdi. Bugün hayvanlarda annelik içgüdüsü diye bilinen eğilimin yaşamın ilk günlerinde kazanılan, öğrenilebilen bir eğilim olduğu açıklanmış durumdadır. Doğar doğmaz annesinden ayrılarak başka maymun ve insanlardan uzak, yalıtılmış ortamda yetiştirilen maymunlarda annelik içgüdüsü diye bir şey gelişmediği gösterilmiştir(10). Eskiden civcivlerin anne tavukların ardından gitmeleri içgüdüsel bir olay olarak bilinirken, bunun böyle olmadığı ve civcivlerin ilk gör- dükleri hareket eden şeyleri izledikleri ve ilk gördükleri hareket eden şey insansa, o insanı da anne tavuk gibi izledikleri gösterilmiştir.
Ebeveynlerden birinin kaybı bizi kendi savunmasızlığımızla yüzleştirir; eğer anne babamız kendilerini koruyamıyorlarsa bizi kim koruyacaktır? Onlar da gidince mezarla aramızda hiçbir şey bulunmaz. Bunun tersine biz çocuklarımızla mezar arasında engel oluştururuz. Bir meslektaşımın, babasının ölümünden sonraki deneyimi, öğretici bir nitelik taşıyordu. Babasının ölümünü uzun zamandır bekliyordu ve haberi sükûnetle karşılamıştı. Ancak cenaze törenine gitmek üzere uçağa binerken paniğe kapıldı. Oldukça sık seyahate çıkmasına rağmen birdenbire uçağın güvenli bir şekilde kalkış ve iniş yeteneğine olan inancını kaybetmişti - sanki güvenlik kalkanı yok olmuş gibiydi. Eşin kaybı da çoğu kez temel yalnızlık konusunu doğurur; önemli bir insanın kaybı (bazen baskın olanın), insanın, dünyayı iki kişi halinde yaşamak için ne kadar çabalarsak çabalayalım da- yanmamız gereken temel bir yalnızlığın bulunduğunun farkına varmasını sağlar. Hiç kimse kendi ölümünü, birisiyle birlikte ya da birisinin yerine gerçekleştiremez.
Elinizdekilerin kıymetini bilin! Bu basit söylemden ne kadar seyrek yararlanırız? Genellikle sahip olduklarımız ve yapabildiklerimiz, sahip olmadığımız ve yapamadığımız şeylerin düşüncesiyle ayartılarak ya da itibarımıza veya gururumuza yönelik önemsiz kaygılar ve tehditlerle küçültülerek bilincimizden kayıp giderler. İnsan ölümü aklında tutarak varoluşun sayısız getirilerine karşı takdir etme ve minnettarlık duyma durumuna geçer.
‘Neden hayat ziyafetini iyice doymuş bir konuk olarak terk etmeyelim?’