Bu ülkede bu tür insanlarla nadiren karşılaşılır. Sefalet ve zorluklar diğerlerinin hafızasını kötü etkiliyor olabilir. Geçmişle, çoğunlukla bir tür miskinlik halinde yüzleşirler. Ne yapacaklarını bilmeden, geçmişi garip bir gülümsemeyle başlarından savarlar. Sanki dedikodu ya da kulaktan dolma şeylermiş gibi, kendi tecrübelerine karşı ilgiden yoksundurlar. Parça parça hatırlarlar, bunların da genellikle yaşadıklarıyla ilgisi yoktur. Katlandıkları onca şeyi ifade etmek için bir iki cümle yeter. Zaman zaman gençlerin bu insanlarla, "Yaşlanınca köpek gibi yaşamaya başlarlar," diye alay ettiklerini duyardım.
Kimi filozoflar, insani değerlerin duygusal ve öznel olduğu düşüncesinin modern bireyciliğin bir ürünü olduğu fikrindedirler. Ancak bu fikir Antik Yunan Kuşkucuları arasında da bulunabildiğinden, bu olasılık dışı bir yorumdur. Öznel bir etik görüşünün ortaya çıkmasının, dinin içinin boşalmasının bir sonucu olduğu yaklaşımı ise daha makul görünür. Evrensel yasalar ya da emirlerle ifade edilen "ahlak", tektanrıcılıktan yadigârdır. Şayet bu emirlerin bir sahibi yoksa, ne hükmü olabilir? Dinde yasa koyan Tanrı'ydı. Daha sonra, Aydınlanma Çağı'nın doğuşuyla birlikte onun yerini "insanlık" aldı. Oysa insan evrensel bir yasa koyucu olamaz, zira insanoğlunu temsil eden evrensel bir özne yoktur. Var olan tek şey, pek çok farklı ahlak öğretisine sahip, çok parçalı bir insan kalabalığıdır.