Dersimi beklerken kursun yanındaki kitapçıdan ders saati gelene kadar okurum diye aldığım kitap. Aldığım gün bitiremedim, yolda orada burada beklerken yarıladım ancak bugün fırsatını bulunca baştan tekrar okudum, sağda solda okurken kaçırdığım çok şey vardı. Hikaye ilgimi çekti çünkü bu ruh hali yabancı değildi. Hem Albert Camus'un Yabancı'sından sebep yabancı değildi hem de karşımda kanlı canlı örneğini gördüm. Yabancı'yı da hiç kıpırdamadan okumuştum. O dönem bir gece vakti okuduğumda "bu ben miyim?" dediğimi hatırlıyorum. İnsanlığımı Yitirirken'de başka bir hikaye bekliyordum, daha güzelini buldum ama bu sefer "bu ben miyim?" demedim çünkü artık kendimi daha iyi tanıyorum. Ama yine de bu ruh halinin, bu bakış açısının, bu hikayenin bir büyüsü var.
Kitabı okurken bana baştan sona Albert Camus'un "Yabancı"sını hatırlattı. En az yabancı kadar yabancı biri vardı tüm hikaye boyunca. Okurken Yozo için hep bir umut taşıdım çünkü bende de bir Yozo'nun Yoşiko'su güveni vardı. Ancak gerçek hayat ile el değmemiş, temiz duygular birbiriyle örtüşmüyor. Hem de mental bağımlılık ve madde bağımlılığı kendi girdabının yakınından geçen iyi-kötü her şeyi içine çekiyor, yok ediyor, en az kendisi kadar kirletiyor. Ama yine de meselenin bu olduğunu düşünmüyorum. Sorunun çıkış kaynağı bence yine ebeveyn. Yozo'nun abileri ablaları taşıyabilmiş olabilir ama babasının soğukluğunu, sertliğini Yozo'nun güzel yüreği taşıyamadı. Yanlış zamanlarda söylenen yanlış sözlerden, gösterilen yanlış tavırlardan yanlış sonuçlar çıkardı ve bütün hayatını bunun üzerine kurdu farkında olmadan. Sevgiye kucak açamadı, sevginin getirdiği sorumlulukları alamadı, hatalarına karşı umarsız da olamadı. O döngüde dolanıp durdu.
Hikayenin gerçek olduğunu anladığımda yüreğimde bir ağırlık hissettim, belki de