"Hey! Kaldırımların üstünde ne güzel bağırılır ve şarkı söylenir; kaldırımların üstünde ne güzel yıldızlara bakılır: arkadaşlarla ne coşkun kahkahalar fırlatılır ve yalnızken
ve ağır ağır yürürken, için için ne güzel ağlanır!
"Yağmurlu havalarda kaldırımlar ne güzeldirler, rugan gibi parlarlar. Orada gölgemizi görürüz, ruhumuzu sürükleyen iskeletimizin gölgesini; ve ıslanmak ne iyidir, harap olmak, sırılsıklam ve karmakarışık, vıcık vıcık, büzülmüş, tortop, allak bullak ve perişan olmak.
"Kaldırımlarda ayaklar boş ve baş doludur. Baş... Ah... Başımız. Biz, kaldırım çocuklarının başı... Orada nağmeler ve mısralar, hayaller ve resimler, hatıralar ve ümitler doludur. Öyle hatıralar ki asla tekerrür, öyle ümitler ki asla tahakkuk etmeyeceklerdir. Bunları biraz hissederiz, bunun için o hatıralarımız ve ümitlerimiz çok azizdirler.
"Gece yarısı, kaldırımlarda, yolun sonlarına bakarak her gece bir mucize bekledik. Gök kubbesi veya yeryüzü çatlayacak, kürenin gizli dolaplarından bizim hazinemiz
doğacak, diye, bekledik.
"Fakat bu hayal de kavuşulan arzular gibi fani değildir ve mademki asla tahakkuk etmeyecek, ebedidir.
"Mefkuremiz ebedidir. Kavuşulamayacak mefkure. Kavuşulacak olduktan sonra mefkure kendi kendisi olmaktan çıkar.
"Kaldırımlar mefkureye ebedi iştiyakın yataklarıdır. İkisi de uzundur ve namütenahidir; emel ve yol.
"Ve böyle yürürüz ve böyle gideriz.
"Odanın içindeki bu sükut duran bir şey değildi: Gizli bir rüzgâr gibi duvarlara ve eşyaya çarpıyor, bir şeyi kırıyor, eziyor, çiğniyor, fakat neleri altüst ettiği belli olmuyordu. Bu öyle bir sükuttu ki insanın başına yanmamış kömürden çıkan zehirli bir hava gibi vuruyordu."
Bazı felaket anları, kısacık bir anın içinde patlayıverir ve görüş berraklığına yol açar: Yumruğunuzu bır pencere camına vuracak olsanız, kan ve kırmızı lekeli cam kırıkları her yere saçılır; bir pencereden düşseniz kemikleriniz kırılır ve yaralanırsınız. Dikişler atılır, alçıya alınırsınız, sargı bezleri ve antiseptik yaraları korur ve onarır. Fakat depresyon, ani bir felaket değildir. Daha çok kansere benzer: Başlangıçta oluşan uru dikkatli bir göz bile göremez ve bir gün -baam!- beyninizde veya midenizde veya omzunuzda üç kiloluk ölümcül bir ur vardır ve kendi bedeninizin ürettiği bu şey, sizi gerçekten öldürmeye çalışmaktadır. Depresyon buna çok benzer: Veriler, yıllar boyunca, yüreğinizde ve aklınızda yavaş yavaş birikir ve sisteminizde yaşamı giderek daha da çekilmez kılan, tümüyle olumsuz bir bilgisayar programı şekillenir. Ama siz bu gelişmeleri farketmezsiniz, bunların bir şekilde normal olduğunu, büyümekle, sekiz yaşına veya oniki veya onbeş yaşına girmekle ilgili şeyler olduğunu sanırsınız ve bir gün bütün yaşamınızın dayanılmaz, yaşamaya değmez ve korkunç olduğunu, insanlığın bembeyaz tarihinde kara bir leke oluşturduğunu farkedersiniz. Bir sabah, yaşamaktan korkarak uyanırsınız.
Le Bon şöyle der: “Bugünün işçisi bir daha göremeyeceği bir evrede bulur kendini: Kendi kurallarını dikte edebilir ve ceza almadan altın yumurtlayan tavuğu kesebilir.” Le Bon'un söylediği bu söz genel olarak doğru değildir -örneğin bu noktada Rusya ve İtalya’dan bahsetmek yeterlidir.- Fakat bu ifade, devlet sosyalizmine giden yolda daha çok ilerlemiş olan bir ulus için doğrudur. Aşamalı olarak artan bir verginin olduğu bazı yerlerde, bu verginin hâkim sınıfın en fazla kâr sağlayacağı sınıra doğru artırılmasını gözlemlemek şaşırtıcıdır. Romalı efendiler, deneyimleri sonucu, kölelerinin kötü günleri için belli bir miktar para saklamalarına izin vermelerinin, kendileri için kârlı olduğunu öğrenmişlerdir. Çünkü bu izin, köleleri işe ve efendileri için daha çok üretmeye teşvik edecektir. Aynı şekilde tecrübeler, bazı demokratik hükümetlere müteahhit ve sermayedarları engellemenin tamamen altın yumurtlayan tavuğu kesmek olduğunu öğretmiştir. Bu yüzden hükümetler müteahhitlerin ve sermayedarların belli bir miktar kazanç sağlamalarına izin verirler ve ekonomik üretim alanında onların entelektüel yeteneklerini ve zenginliklerini kullanmalarından vazgeçmemelerini sağlayarak mümkün olduğunca onlardan faydalanmaktan memnundurlar. Böylece onları en uygun usulle tıpkı efendinin köleyi sömürmesi gibi kendi çıkarları doğrultusunda kullanırlar. Yeni seçkinin, şimdikinin sahip olduğu gibi soyulmaya izin verme konusunda bu kadar sabırlı olup olmayacağı kesin değildir. Bu yüzden Le Bon’un ifadeleri, bu durumla sınırlı olmak koşuluyla tam isabet kaydeder.
Bizim burjuvamız parasını ve enerjisini sadece düşmana yardım etmek için harcar. Saldırganlara, yeteneksizlere ve yozlaşmışlara yardım etmek amacını taşıyan çok sayıda kuruluş vardır. Burjuvaların bu kuruluşların arasında başka bir ruh oluşturacak gayreti yoktur. Kendi haklarını savunma amacında olan münferit bir örnekten söz ediyorum; fakat sonradan haklarını elde ettiler mi? Haklarından söz etmekten utandıkları için elde edememişler gibi görünmektedir. Bu kişiler mülkiyet haklarını reddeden ve paralarını, mülk sahiplerinin ellerindeki her şeyin alınması gerektiğini öğreten halk üniversitelerine bağışlayan mülk sahipleridir. Belli bir açıdan bakıldığında aslında hiç hakları olmadığı söylenebilir çünkü haklarını nasıl savunacaklarını bilmezler.