Bütün vedalar zordur. Bütün kopuşlar öyle. Bazen olmayacak şeylere alışırız. Tutunmaya çalışırız. Sonra bir yerde omuzlarımız düşer, beceremeyeceğimizi anlarız. O vakit kesip atmak gerekir. Ya onlar gider ya biz bırakırız. Esasında ikisi de aynı şeydir. Koparsın ve canın yanar, böyledir.
“Kendimi iyi hissedeceğim, ait hissedeceğim bir ev arıyordum. Ya da birini belki, bilmiyorum. Ev dediğiniz dört duvar değil ki, orada sizi sevecek, saracak biri… “
Çiğdem Hanım eğilip bir şeyler yazıyor defterine. Sonra başını kaldırıp hüznün ağır ağır emdiği bakışlarla soruyor:
“Tek başınızayken, yanınızdakiler sizi yeterince sevmiyor muydu?”
Duraksıyorum.
“Tek başımayken, nasıl yanımdakiler?”
Bir şey söylemeden yüzüme bakmaya devam ediyor. Tek başımayken yanımda kim var ki… İçimdeki seslerden, kendimden başka… Gecikmeli de olsa anlıyorum.
“Hayır” diyorum kırık dökük bir sesle. “Biliyorsunuz, hayır.”
“Benim yaşıma geldiğinizde” dedi bu defa hüzünlenmiş gibi, “hayat sizden kaçmaya başlıyor. Haksızlık bu. Siz hayatı tam tanımışken, tam anlayacağınızı, onun artık size ait olduğunu sanırken, oyunun dışına itiliveriyorsunuz. Siz yaklaştıkça o uzaklaşıyor. Tek bir gerçek kalıyor elinizde. Tek bir korku.”